ÖZETLE
1. “Çekim Yasası”, bireyin düşünceleriyle evrenden istediği her şeyi çekebileceği iddiasını temel alan popüler bir kişisel gelişim yaklaşımıdır. Ancak bu sistem, İslam inancı ile çelişen pek çok unsur barındırmaktadır.
2. Öğretinin merkezinde “evrene olumlu sinyaller göndererek istenen şeyin çekileceği” iddiası yer alır. Bu, evrenin şuurlu bir güç gibi görülmesini beraberinde getirir ki bu durum İslam’da açıkça şirktir.
3. Kuantum fiziği, enerji frekansı ve bilinçaltı gibi kavramlar, bilimsel geçerliliği olmadan istismar edilmekte; bu da sistemi hem hurafe hem de sözde-bilimsel hale getirmektedir.
4. Dua, tevekkül ve şükür gibi İslami kavramlar çekim yasasına benzetilerek meşrulaştırılmaya çalışılmakta; ancak temelde yöneldiği merci, kulluk anlayışı ve teslimiyet bakımından ciddi farklılıklar bulunmaktadır.
5. Çekim Yasası sisteminde istekler “evren”e yöneltilirken; İslam’da dua yalnızca Allah’a edilir. Bu fark, şirk tehlikesini doğurur.
6. Öğretideki bazı ritüeller, bid’at ve hurafe sınıfına girer: 55 kez yazmak, evrene niyet cümlesi göndermek gibi uygulamalar din dışıdır.
7. Psikolojik ve toplumsal olarak da riskler taşır: Mağduru suçlama, hayal kırıklığı, gerçeklikten kopma, bireyselleşme ve sosyal sorumluluklardan kaçış gibi.
8. Makale, İslam’ın sunduğu tevekkül, dua ve şükür kavramlarının, hem ruhsal hem sosyal huzura götüren en sağlam yöntemler olduğunu vurgular.
9. Sonuç olarak, bir Müslüman için “çekim yasası” değil; Allah’a iman, teslimiyet ve kulluk yolu esas başarı ve saadet kaynağıdır.
Giriş: Çekim Yasasının Yükselişi ve Popülerleşmesi
Son yıllarda “Çekim Yasası” adıyla anılan bir kişisel gelişim öğretişi dünya genelinde büyük popülerlik kazanmıştır. Özellikle 2006 yılında yayınlanan The Secret (Sır) adlı belgesel film ve kitabın etkisiyle bu fikir milyonlarca insana ulaşmıştır. The Secret kitabı 50’den fazla dile çevrilmiş ve 30 milyondan fazla kopya satarak adeta uluslararası bir fenomene dönüşmüştür. Televizyon programcısı Oprah Winfrey gibi popüler isimlerin de bu kitabı övgüyle tanıtması, geniş kitlelerin dikkatini çekmiştir. Çekim Yasası’nın temel iddiası, “evrende işleyen gizli bir çekim gücü sayesinde kişi neyi yoğun biçimde düşünür ve isterse, onu kendine çekebilir” şeklinde özetlenebilir. Yani olumlu düşünceler ve güçlü istekler, evren tarafından olumlu deneyim ve fırsatlarla “ödüllendirilirken”; olumsuz düşünceler ise olumsuz tecrübeleri çekmektedir.
Bu öğreti, modern “New Age” akımların ve Yeni Düşünce hareketinin bir uzantısı olarak sunulmaktadır. Tarihsel kökeni 19. yüzyıl Yeni Düşünce (New Thought) felsefesine dayanır; Rhonda Byrne, The Secret’ı hazırlarken 1910 tarihli The Science of Getting Rich (Zengin Olma Bilimi) gibi eserlerden ilham aldığını belirtmiştir. Ancak içerdiği iddialar bilimsel bir teori olmaktan ziyade metafizik bir inanç sistemi gibidir. Nitekim birçok uzman, “Çekim Yasası”nı psödo-bilimsel (sözde bilimsel) bir popüler kültür fenomeni olarak değerlendirmektedir.
Türkiye’de ve İslâm dünyasında da Çekim Yasası kavramı tartışmalara yol açmıştır. Kimileri bunu bütünüyle şirk ve safsata olarak nitelendirip reddederken, kimileri de ilahi bir kanun olduğu iddiasıyla benimsemiş ve hayatlarında uygulamaya çalışmıştır. Özellikle bazı kesimler, Kur’an ayetleri ve hadislerdeki olumlu düşünce ve dua ile ilgili ifadeleri Çekim Yasası’na benzeterek bu öğretiye meşruiyet kazandırmaya çabalamıştır. Bu makalede, Çekim Yasası kavramı ve uygulamaları ele alınacak; ardından İslam inancı açısından ne gibi sorunlar barındırdığı, şirk, hurafe, bid’at gibi inanç ihlallerine nasıl yol açabildiği ortaya konacaktır. Son bölümde ise İslam’ın öğrettiği tevekkül, dua ve şükür kavramlarının, insanın istek ve hedefleri konusunda hakiki başarı ve huzurun anahtarı olduğu vurgulanacaktır.
Çekim Yasasının Tanımı ve Dayanakları
Çekim Yasası, en basit haliyle “benzer benzeri çeker” prensibine dayanan bir düşünce akımıdır. Bu inanca göre düşüncelerimiz ve duygularımız bir tür enerji dalgası yayar; evrendeki “çekim gücü” de bu enerjiye uygun olay ve insanları hayatımıza çeker. Olumlu düşünür, başarılı ve mutlu olacağına içtenlikle inanırsak, evrene pozitif sinyaller göndermiş oluruz ve neticede başarı, mutluluk, bolluk gibi olumlu karşılıklar bize gelecektir. Tersi şekilde, sürekli karamsar ve negatif düşünen birinin de kötü olayları kendine çektiği iddia edilir. Kısaca insan, zihin gücüyle kaderini şekillendirebileceğine inanır.
Bu görüşün entelektüel dayanakları arasında modern bilime atıf yapma çabaları görülür. Özellikle kuantum fiziği kavramları, Çekim Yasası’na sözde bilimsel bir zemin kazandırmak için sık sık kullanılır. Belirsizlik ilkesi veya gözlemci etkisi gibi kuantum kavramları çarpıtılarak “insanın düşüncesi madde alemine nüfuz edebilir” iddiasına payanda yapılır. Aynı şekilde “her şey enerjidir, madde bile enerjiye indirgenebilir” gerçeğinden yola çıkarak, insan düşüncelerinin de bir frekansı olduğu ve evrenle etkileşime geçtiği öne sürülür. Oysa bu tür iddialar bilim çevrelerince kabul görmemekte; “düşüncelerin titreşim yaydığı” gibi ifadeler tamamen bilim-dışı addedilmektedir. Çekim Yasası’nın tarihi arka planına bakıldığında da, bunun dinî veya ilmî bir hakikat değil, 19. yüzyıldan bu yana farklı adlarla dolaşan bir metafizik inanç olduğu ortaya çıkar. Nitekim The Secret filminde bahsedilen prensipler, aslen “Positive Thinking” (Olumlu Düşünmenin Gücü) adı altında son yüzyılda defalarca gündeme gelmiş ve eleştirilmiştir. Dolayısıyla, “çekim yasası” olarak sunulan görüş ne evrensel bir bilim kanunudur, ne de kadim dinî hakikatlerin yeniden keşfi; aksine modern çağın popüler ve tartışmalı bir inanç kurgusudur.
Çekim Yasasının Uygulama Teknikleri
Çekim Yasası öğretileri, teorik iddialarını pratiğe dökmek için çeşitli zihinsel teknikler ve ritüeller önerir. Bu tekniklerin amacı, kişinin bilinçaltını istenen hedefe odaklamak ve evrene güçlü “siparişler” göndermektir. Başlıca uygulamalar şöyle özetlenebilir:
Niyet Cümleleri (Olumlama/Affirmation):
Kişinin gerçekleşmesini istediği durumu, sanki halihazırda gerçekmiş gibi olumlu cümlelerle tekrar etmesidir. Örneğin “Zengin olacağım” demek yerine “Ben zengin ve bereket içindeyim” gibi şimdiki zamanda cümleler kurulması tavsiye edilir. Bu ifadelerin yüksek sesle veya yazılı olarak sürekli tekrarıyla bilinçaltına işleneceği ve evrene net bir sinyal gönderileceği düşünülür. Niyet cümleleri, kişinin özgüvenini ve motivasyonunu arttırmayı da hedefler.
Görselleştirme (İmgeleme):
Bu teknikte, kişi arzu ettiği hedefi zihninde canlı ve detaylı biçimde canlandırır. Örneğin hayalindeki evde oturduğunu, başarılı olduğu anı veya sağlığına kavuşmuş halini gözünün önüne getirir. Meditatif bir halde, mümkünse her gün bu görseli zihninde film izler gibi yaşaması önerilir. Böylece beyin, hayal ile gerçeği ayırt etmeksizin o duruma uygun “titreşim” yaymaya başlayacak ve evren de bu titreşime uygun gerçekliği kişiye ulaştıracaktır. Görselleştirme, Çekim Yasası uygulamalarının en güçlü araçlarından biri sayılır.
Enerji Uyumu ve Duygu Yönetimi:
Çekim Yasası’na göre düşüncenin yanı sıra duygular da çok kritik bir rol oynar. “Evrenden bir şey istemenin” doğru yolu, o şeye zaten sahipmiş gibi pozitif bir duygu durumuna girmektir. Yani kişi hedefini düşündüğünde sevinç, şükran, coşku gibi yüksek frekanslı duygular beslemeli; hiçbir şüphe veya endişe duymamalıdır. Bu nedenle uygulayıcılar, gün içinde duygu durumlarını kontrol etmeye ve negatife kaydığı anda tekrar pozitif moda geçmeye çalışırlar. Sürekli pozitif düşün, iyi hisset ve evrenin bolluk frekansına “ayarlandığını” hisset – öğretilen budur. Kötü haberlerden, eleştirel kişilerden veya karamsar duygulardan uzak durmak da sık verilen tavsiyelerdendir. Kısaca “ask-believe-receive” (iste-inan-al) formülü, yüksek bir enerji uyumu sağlandığında işleyecektir denir.
Şükür ve İyimserlik Alışkanlıkları:
Birçok çekim yasası öğretisinde, halihazırda sahip olunan şeyler için minnettarlık duymak ve geleceğe dair iyimser olmak özel önem taşır. Kişi, evrene sinyal gönderirken şikayet etmekten kaçınmalı, daima elindekilere şükredip daha fazlası için yer açmalıdır. Hatta The Secret kitabında sıkça vurgulanan yaklaşım, “dileğinize zaten kavuşmuş gibi şükredin ki evren onu size getirsin” şeklindedir. Bu amaçla şükran günlüğü tutmak, her sabah olumluluk cümleleriyle güne başlamak gibi pratikler önerilir. Sürekli iyi şeylerden bahsetmenin ve “hayır konuşmanın” önemine dair bazı hadis ve atasözleri de (doğru bağlamından koparılarak da olsa) bu pratiklere destek için anılır.
Yukarıdaki tekniklerin tümü, sonuçta kişinin bilinçaltını yeniden programlamaya yöneliktir. Zira Çekim Yasası savunucularına göre, bilinç düzeyinde bir şeyi istemek yeterli değildir; asıl önemli olan, bilinçaltının o hedefe inanması ve tüm varlığıyla onu “zaten olmuş” kabul etmesidir. Bu sağlandığında, kişinin yaydığı frekans değişecek ve evren de bu yeni frekansa uygun karşılıklar gönderecektir.
Bilinçaltı ve Frekans Kavramlarıyla İlişkisi
Çekim Yasası anlayışında bilinçaltı (şuuraltı) kavramı merkezi bir yer tutar. İnsanın kaderini belirleyen asıl etkenin, farkında olmadan taşıdığı inanç kalıpları ve duygular olduğu ileri sürülür. Bu sebeple, bilinç düzeyinde olumlu düşünmeye çalışmak yeterli görülmez; bilinçaltındaki olumsuz kayıtlar temizlenmedikçe istenen sonuçlar alınamayacağı iddia edilir. Örneğin, zengin olmak isteyen bir kişi bilinçaltında parayı “kötü” veya kendini “layık değil” olarak kodladıysa, ne kadar çabalasa da bolluğu çekemeyeceği savunulur. Bu nedenle LOA (Çekim Yasası) uygulayıcıları, telkin, hipnoz, NLP teknikleri, olumlamalar gibi yöntemlerle bilinçaltını “resetleme” uğraşındadır. Hedef; zihnin derinliklerinde, istenen şeyin zaten hak edildiği ve sahip olunduğu inancını yerleştirmektir ki, kişi tüm varlığıyla o frekansa geçebilsin.
Buradaki “frekans” ve “titreşim” kavramları, aslında modern fiziğin terminolojisinden ödünç alınmış ve mecazi olarak kullanılmaktadır. Çekim Yasası literatüründe her duyguya bir frekans değeri atfedilir; örneğin sevgi, neşe, şükran gibi duygular yüksek frekanslı, korku, öfke, umutsuzluk gibi duygular düşük frekanslı olarak tanımlanır. İnsan, yüksek frekansta titreşirse evrenin bolluk ve iyilik frekansıyla uyum sağlayacak, düşük frekansta kaldığında ise sıkıntı ve yokluk çekecektir – öğreti kabaca bunu söyler. Hatta bazı popüler deneylere atıf yaparak “bilimsel kanıtlar” sunmaya çalışırlar: Mesela güzel sözler söylenen su kristallerinin estetik şekiller aldığı, kötü sözler söylenen suyun ise çirkin kristaller oluşturduğu iddiası sık sık dile getirilir. Ancak bu tür deneyler akademik çevrelerce tekrarlanamamış ve güvenilir bulunmamıştır.
Kısacası, Çekim Yasası’nda “enerji”, “titreşim”, “frekans” gibi kavramlar bilimsel anlamlarının dışında, mistik birer sembol olarak kullanılmaktadır. Düşüncenin bir enerji dalgası yaydığı ve maddi gerçekliği etkilediği iddiası, herhangi bir somut delile dayanmamaktadır. Beynimizin elektriksel aktiviteleri elbette vardır, fakat bunların dış dünyada, hele ki kozmozun uzak uçlarında olayları tetiklediğine dair hiçbir kanıt yoktur. Nitekim fizikçiler, kuantum teorisinin çekim yasasına delil gösterilmesini külliyen hatalı bulmakta ve bunu bir tür suistimal olarak görmektedirler. Pseudoscience (sözde-bilim) ile gerçek bilimi ayırt etme konusunda yazan uzmanlar da, “düşüncelerin titreşim yaydığı” iddiasını açıkça saçmalık olarak nitelendirmektedir. Sonuç olarak, Çekim Yasası’nın sözde bilimsel terminolojisi, ciddi bilim insanlarını ikna etmek şöyle dursun, tam tersine onları rahatsız eden bir yanlış kullanımdır.
Öte yandan bilinçaltı ve enerji söylemleri, insanların deneyimlemek istedikleri manevî bir boşluğa da hitap etmektedir. Bugünün dünyasında pek çok insan, hayatına anlam katacak, kontrol hissi verecek inançlara yönelme arayışındadır. Çekim Yasası da bu arayışa bir ölçüde cevap veren, “kişisel gücü ve spiritüelliği” okşayan bir anlatı sunar. Bilimsel gerçeklere dayanmıyor olsa bile, “evrenden bir işaret beklemek”, “kaderini eline almak” gibi temalar bazı kimselere çekici gelmektedir. Ancak ilerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere, bu çekici fikirlerin ardında ciddi inanç problemleri ve riskler gizlidir.
Çekim Yasasının Dini Söylemlerle Meşrulaştırılması
Çekim Yasası, bazı çevrelerce dinî kavramlarla örtüştürülerek meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Özellikle Müslüman toplumlarda, bu öğretiyi benimsemek isteyen bazı kişiler ayet ve hadisleri kendi yorumlarıyla LOA’yı(Çekim Yasası) destekliyormuş gibi göstermeye çabalamışlardır. Bu bölümde, sıkça yapılan böyle bazı meşrulaştırma girişimlerini ve bunların ne ölçüde isabetli olup olmadığını ele alacağız.
İlk olarak, LOA(Çekim Yasası) savunucuları “çekim yasası ilahî bir kanundur” diyerek, bunu Allah’ın evrene koyduğu sünnetullahın bir parçası gibi sunma eğilimindedir. Onlara göre Allah düşünceye bir güç atfetmiştir ve insan olumlu düşündükçe Allah da ona olumlu durumlar yaratır. Hatta Kur’an-ı Kerim’den “Allah, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez” mealindeki ayet (Ra’d, 13/11) bu duruma delil getirilmeye çalışılır. Bu ayete subjektif bir yorumla, “İnsan iç dünyasını değiştirirse (pozitif hale getirirse) Allah da dış dünyasını değiştirir” anlamı yüklenir. Oysa tefsir alimlerine göre bu ayet, genel olarak toplumsal ahlak ve ibadet durumuyla ilgilidir; bir toplum kendini ıslah etmedikçe Allah nimet halini bozmaz veya kötülükten iyiliğe çevirmez. Kişisel zihin gücüyle kâinatı kontrol etmeye delil olamaz.
Benzer şekilde, husnüzan kavramı –yani Allah hakkında iyi düşünmek, O’ndan güzel şeyler ümit etmek– çekim yasasına benzetilir. Peygamber Efendimiz’in (sas) bir kudsî hadiste Allah’tan naklettiği “Kulum beni nasıl zannederse (ümid ederse) Ben ona öyle muamele ederim” buyruğu (Buhârî, Tevhîd 15) sıkça dile getirilir. Evet, İslam’da mü’minin daima Rabbinden ümitvar olması, duasının kabul olacağına dair güçlü beklenti taşıması teşvik edilmiştir. Fakat buradaki husnüzan, kişinin ilahî rahmete güvenip dua ve kullukta ısrar etmesini ifade eder; yoksa kendi düşünce gücüyle evreni manipüle edeceği şeklinde anlaşılmamıştır. Ne var ki LOA’yı desteklemek isteyenler, hadislerdeki bu incelikli hakikatleri bağlamından koparıp, sanki evren boşlukta kendi kendine işleyen bir çekim mekanizmasıymış gibi lanse etmektedir. Halbuki aynı kudsî hadisin devamında Allah Teâlâ “Kulum bana dua ettiğinde, beni andığında Ben onunla beraberim” buyurarak, tüm iyilik ve ihsanların ancak İlâhî irade ile olduğunu vurgular.
Çekim Yasası’nı dini kavramlarla süsleme çabalarının bir diğeri, dua ile “evrenden isteme”yi eşitleme girişimidir. Kimi kişiler, evrene dilek göndermeyi, farklı bir dua şekli olarak tanımlamaktadır. Örneğin The Secret belgeselinde dile getirilen “evrenden isteme” yöntemi, bazılarınca “kainata dua etmek” şeklinde ifade edilmiştir. Bu bakış açısına sahip kimseler, “Allah’a dua da aslında pozitif düşünceyle O’ndan istemektir, bu da bir nevi çekim yasasıdır” diyerek iki kavramı uzlaştırmaya çalışırlar. Hatta Kur’an’daki “Dua edin, size cevap vereyim” vaadinde (Mü’min, 40/60) geçen duanın kabulü meselesini, çekim yasasının işlemesi olarak yorumlayanlar olmuştur.
Bazı öğretilerde ise Çekim Yasası’na sanki Kur’an’da açıkça yer veriliyormuş izlenimi oluşturulur. “Şükrederseniz nimetimi artırırım” ayeti (İbrahim, 14/7) örneğin, LOA’nın “minnettar ol, daha fazlasını çek” kuralıyla birebir örtüşüyormuş gibi gösterilir. Gerçekten de şükür kavramı İslam’da nimetin artmasına vesile olan bir ibadettir. Fakat burada nimet artışını takdir eden “evren” değil, bizzat şükrü emreden Allah Teâlâ’dır. Yani nimet veren de artıran da ilahî iradedir, otomatik bir enerji mekanizması değil. Ne yazık ki LOA’ya meşruiyet arayanlar bu nüansı göz ardı etmektedir.
Özetle, Çekim Yasası’nı savunanların dinî referansları kullanma biçimi genellikle seçmeci ve çarpıtmacıdır. İslam’ın dua, tevekkül, iyimserlik gibi kavramları ile LOA’nın “iste, inan, al” söylemi arasında yüzeysel bazı benzerlikler bulup, bunları eş tutmaktadırlar. Oysa bunların temelinde yatan inanç sistemi tamamen farklıdır. Nitekim İslamî kaynaklarda var olan psikolojik pozitiflik öğütleri, her zaman Allah’a imanı ve kadere rızâyı merkeze alır. Örneğin “Hayra yormak, uğurlu fiillerden sayılır” veya “Hayırlısını dilemek” gibi tavsiyeler, insanı Allah’tan ümit kesmemeye teşvik içindir. Bu, Allah’ın merhametinden beklenti içinde olmayı öğretir; yoksa tabiatüstü bir “çekim gücü” olduğundan değil. Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle: “Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.” (Mektûbât, s. 473). Görüldüğü üzere burada güzel düşünmenin neticesi, kişinin kendi hayatından manevi haz almasıdır; yoksa evrene enerji saçıp madde planında mucizevi sonuçlar elde etmesi değil. İslam, mü’minin kalbine huzur vermesi için pozitif bakış açısını teşvik eder, ancak bu teşviki asla kişinin kendini tanrı yerine koyup kader yazması anlamına gelmez.
Şirk, Hurafe, Bid’at ve Bâtıl Unsurların Tespiti
Çekim Yasası’nın içerdiği bazı temel iddia ve uygulamalar, İslam inancıyla ciddi çatışmalar içermektedir. Bu noktada özellikle şirk, hurafe, bid’at ve genel anlamıyla bâtıl unsurlar dikkat çekmektedir. Şimdi bu kavramlar ışığında LOA’yı analiz edelim:
Şirk Unsurları:
İslam’a göre tevhid, yani Allah’ın tek ilah ve mutlak kudret sahibi olduğunu kabul etmek, imanın temelidir. Şirk ise Allah’a ortak koşmak, O’na has özellikleri başka güçlere atfetmek demektir. Çekim Yasası öğretisinde ne yazık ki bu tür bir sapma mevcuttur. Zira LOA, evrendeki olayların belirleyicisi olarak “evren” adında belirsiz bir güç veya insanın kendi zihinsel enerjisi gibi kavramları öne çıkarır. Örneğin The Secret kitabında evren, Alâeddin’in cini misali istekleri yerine getiren taraf konumuna konmuştur. İnsan da düşüncesiyle adeta “ol” emri verip kendi gerçekliğini yaratabilen bir kudrete sahipmiş gibi lanse edilir. Hâlbuki yaratmak fiili, İslam inancında sadece Allah’a mahsustur. Kur’an-ı Kerim’de “Dikkat edin, yaratmak da emretmek de Allah’a aittir” buyurulur (A’râf, 7/54). Yine Allah Teâlâ, “Sizin ve yaptığınız her şeyin yaratıcısı Allah’tır” buyurarak (Saffât, 37/96) kulun kendi fiillerinde bile müstakil yaratıcı olmadığını bildirir. Dolayısıyla “biz tanrısal güçlere sahibiz, hayal gücümüzle istediğimizi yaratabiliriz” gibi LOA telkinleri apaçık bir şekilde ulûhiyet sıfatlarını beşere atfetmekte ve büyük bir şirk tehlikesi barındırmaktadır. İslâm âlimleri, böyle sözlere inanarak söyleyen bir kimsenin iman dairesinden çıkabileceğini ifade ederler, çünkü bu söz “Yaratan yalnız Allah’tır” hakikatine ters düşmektedir.
Şirkin bir diğer boyutu, dua ve tevekkülün yanlış adrese yöneltilmesidir. İslam’da dua etmek, yalnızca Allah’a yöneltilir: “İbadet yalnız O’na, yardım dilemek yalnız O’ndandır” (Fâtiha, 1/5). Kur’an’da pek çok kez “Allah’ı bırakıp da sana fayda veya zarar veremeyecek şeylere yalvarma” diye uyarı yapılır (Yûnus, 10/106) – bu, duada tevhidden sapmayı yasaklar. Halbuki Çekim Yasası’nda fiilen yapılan, Allah yerine “evren”e hitap etmek, ondan medet ummaktır. İnsan farkında olmadan “Ey kâinat bana şunu ver” dercesine bir tutum içine girmektedir ki, bu da duanın muhatabını değiştirmek anlamına gelir. Şayet bir insan arzularını gerçekleştirmesi için kalben Allah’tan gayrı bir güçten (örneğin kozmik enerji, kâinat, melekler vs.) medet umuyorsa, burada tehlikeli bir şirk durumu var demektir. Nitekim Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: “Bir şey istediğin vakit Allah’tan iste. Yardım dilediğinde Allah’tan dile.” (Tirmizî, Kıyamet 59). Bu hadiste, istekte bulunmanın merciinin sadece Allah olduğu vurgulanmıştır. O halde “evrenden istemek” şeklindeki bir pratik, Müslüman zihin dünyasında asla yer bulamaz; bulursa da tevhit inancına aykırı bir yöneliş olur.
Hurafe Unsurları:
Hurafe, dinin özünde yeri olmayan batıl inançlar ve akla, gerçeğe aykırı uydurma inanışlardır. Çekim Yasası’nın bilimsel temelden ve sahih dini referanstan yoksun iddiaları, hurafe kategorisine girmektedir. Örneğin “kâinata pozitif enerji gönderme”, “düşünce dalgalarıyla evreni etkileme” gibi söylemler, ne dinî nasslarla ne de sağlam akıl ölçüleriyle bağdaşır. Bir dileğin gerçekleşmesini, belirli sayı ve formüllerle cümle tekrarlamaya bağlamak (mesela bir dileği kağıda 55 kez yazmak gibi popüler “ritüeller”) modern çağın hurafelerinden sayılabilir. Bunlar, geçmişte insanların muska, tılsım, uğurlu eşya ile beklenti içine girmesine benzer bir anlayışın günümüze uyarlanmış halidir. İslam ise hurafeyi şiddetle reddeder; zira hurafe, insanı gerçek çözümlerden alıkoyar, gayrimeşru yollara saptırır. Peygamberimiz (sas), tıyara denilen uğursuzluğa inanma alışkanlığını “şirk” olarak nitelemiştir (Ebû Dâvûd, Tıb 24) – ki bu, hurafelerin ne derece tehlikeli görüldüğünü gösterir. Çekim Yasası’na inanıp bütün hayatını ona göre yönlendiren biri, bir nevi her olayı mistik bir enerjiyle açıklayan bir hurafe dünyasında yaşıyor demektir. Bu da kişinin basiretini bağlar, sebep-sonuç ilişkilerini doğru okumasına engel olur. Örneğin ciddi bir rahatsızlığın tedavisini bırakıp sadece “ben iyileşiyorum” diye düşünmek hurafesiyle avunmak, dinimizin asla tasvip etmeyeceği bir cehalettir.
Bid’at Unsurları:
Bid’at, dinin aslında olmadığı halde sonradan dindenmiş gibi gösterilen inanç ve uygulamalardır. Çekim Yasası, açıkça bir “din” iddiasında bulunmasa da, bazı Müslümanlar nezdinde neredeyse din gibi benimsenmekte ve İslami kavramların yerine ikame edilmektedir. Örneğin dua etmek yerine LOA ritüellerini uygulamak, tevekkül yerine “enerji çalışması” yapmak bir tür manevi çözüm aracı haline getiriliyorsa, burada bir bid’at oluşmaktadır. Özellikle “Evrenden nasıl istenir?” şeklinde yayımlanan içerikler, aslında bir Müslümanın sorması gereken “Nasıl dua etmeliyim?” sorusunun yerini almıştır. İnsanlar sabah akşam okuması tavsiye edilen sureler, zikirler yerine evrene niyet cümleleri göndermeyi koyuyorsa; Kur’an’da ve Sünnet’te öğretilmemiş bir ibadet biçimi icat ediliyor demektir. LOA öğretisinde önerilen bazı pratikler –örneğin belirli saatlerde evrene mesaj yollama, özel semboller taşıma, vizyon panoları hazırlayıp onlara adeta taparcasına önem atfetme– bir mü’minin hayatında yer edindiğinde, bunlar dinî birer ritüel gibi algılanmaya başlanabilir. Bu ise şirke götürmese bile, dine eklenen bir yabancı unsur olması itibariyle tehlikelidir. İslam alimleri, bid’atlerin küçük görülmemesi gerektiğini, zira zamanla insanları Sünnet’ten uzaklaştırıp dalalete sürükleyebileceğini belirtmişlerdir.
Bâtıl ve Çelişkili Unsurlar:
LOA’nın genel felsefesi, İslam akaidiyle bağdaşmayan birçok bâtıl iddiayı da içerir. Örneğin kader inancı bunlardan biridir. Çekim Yasası, açıkça dile getirmese de ima ettiği şekilde, insanın hayatında başına gelen her şeyi kendi düşünceleriyle “yarattığını” söyler. Bu anlayış, İslam’daki kadere iman prensibiyle çelişir. İslam’a göre iyi veya kötü, başımıza gelen her şey Allah’ın takdiri iledir: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir; (Allah) birçoğunu da affeder.” (Şûrâ, 42/30). Yani kulun fiilleri ve hataları elbette bazı sonuçlar doğurur, ama her şey nihayetinde ilahî plan dâhilindedir. Oysa LOA perspektifinde ilahî plan ya yok sayılır ya da tamamen kişinin zihni ile özdeşleştirilir. Bu da insanı kibirli veya tam tersi aşırı suçlayıcı bir tutuma sokabilir: Tüm başarılarını kendinden bilir, tüm felaketlerinde de kendini veya mağduru suçlar hale gelir. Oysa hayatın gerçekleri daha karmaşıktır; masum bir çocuğun hastalığını onun “negatif düşüncelerine” bağlamak ne insafla, ne akılla, ne dinle bağdaşır. “Dünyada savaşlar, açlık neden bitmiyor? Demek ki yeterince istemedik!” gibi bir mantık da aynı şekilde yanlıştır ve hatta zalimcedir. Allah’ın imtihan amacıyla koyduğu birçok kaderî olayı, sanki kurbanlarının kendi hatasıymış gibi göstermek tam anlamıyla sapkın bir düşüncedür (Allah korusun, peygamberlerin başına gelen onca sıkıntıyı da onların yanlış düşünmesine mi yoracağız?!). İşte bu gibi açmazlar, LOA felsefesinin ne denli temelsiz ve sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır.
Özetle, Çekim Yasası kişinin içinde barındırdığı şirk tehlikesi (Allah’tan rol çalmak), hurafe boyutu (akıldışı inanışlar), bid’at riski (dine yabancı uygulamaları ibadet haline getirmek) ve genel bâtıl kurgusu (kader inancıyla çelişme vs.) bakımından, bir Müslümanın uzak durması gereken bir sistemdir. Bu noktada ilahi mesaj bize yön verir. Kur’an, “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur; sana bir hayır dilerse O’nun lütfunu engelleyecek de yoktur” diyerek (Yûnus, 10/107) tüm kontrolün Allah’ta olduğunu bildirir. Yine, “De ki: Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda, ne de bir zarar verme gücüne sahibim” (A’râf, 7/188) ayeti, bizzat Peygamber’in bile sonucu tayin edemeyeceğini, kulların da böyle güçleri olmadığını gösterir. Tüm bu ilahî ölçüler ortadayken, insanın acziyetini unutup “kendi ilahî gücüne” inanması ne büyük bir yanılgıdır!
Çekim Yasasının Bilimsel Dayanağı Var mı?
Çekim Yasası savunucuları her ne kadar bu fikri bilimsel kavramlarla süslemeye çalışsa da, bilimsel camiada LOA’nın geçerliliğine dair bir kabul yoktur. Peki bilimsel araştırmalar bize ne söylüyor? Öncelikle psikoloji alanındaki çalışmalar, olumlu düşünce ve beklentilerin insan davranışı ve motivasyonu üzerinde bir miktar etkisi olabileceğini göstermektedir. Örneğin iyimser insanların daha girişken olabildiği, pozitif duyguların strese karşı tampon etkisi yaptığı gibi bulgular mevcuttur. Ancak bu etkinin sınırları vardır ve The Secret gibi popüler eserlerin iddia ettiği kadar sınırsız ve kesin değildir. Akademik çalışmalar, pozitif düşüncenin etkilerinin koşullara ve kişiye göre değiştiğini, neticenin tek başına düşünceden değil eylem, çevresel faktörler, kişinin yetenekleri gibi birçok değişkenden etkilendiğini ortaya koyar.
Çekim Yasası ise “düşün ve olsun” şeklinde çok iddialı ve basite indirgenmiş bir tez ortaya atar. Bu tez bilimsel metoda tabi tutulduğunda sınıfta kalmaktadır. Öncelikle, falsifiye edilemez, yani yanlışlanabilir net bir hipotez ortaya koymaz. Bir LOA savunucusuna göre eğer istediğiniz şey gerçekleştiyse çekim yasası çalışmıştır; gerçekleşmediyse ya yeterince istememişsinizdir ya da bilinçaltınızda engel vardır. Her durumda “yasa”yı haklı çıkaran esnek bir yorum yapılır. Bu, bilimsel değildir çünkü deneysel olarak sınanmaya kapalı bir dairedir. Oysa gerçek bilim, hipotezin yanlış çıkma ihtimalini barındırır ve test edilebilir öngörüler sunar. LOA’nın “evren verdi/vermedi” açıklaması ise tamamen sübjektif ve muğlaktır.
Nitekim yapılan bazı ampirik testler, çekim yasasının iddialarını doğrulamamıştır. Örneğin 2015’te bir grup denek arasında “zihinde canlandırma” tekniğinin hedeflere ulaşmaya etkisi incelenmiş ve fazla hayal kuranların, kurmayanlara göre hedefe ulaşmada daha az çaba gösterdiği bulunmuştur (Oettingen, 2015). Bu da aşırı pozitif hayal kurmanın rehavete yol açabileceğini, yani her zaman yararlı olmadığını gösterir. Çekim Yasası’nın savunduğu “hayalini yaşarsan o gerçek olur” yaklaşımı, bazı durumlarda kişiyi eylemsizliğe itip başarı ihtimalini düşürebilir.
Ayrıca LOA literatüründe başarı hikayesi olarak anlatılan birçok olayın, tesadüfî eşzamanlılık veya seçici algı ile açıklanabileceği bilim insanları tarafından dile getirilmiştir. Örneğin bir kimse aklından sürekli kırmızı bir araba geçirdiğinde sokakta kırmızı arabaları daha çok fark etmeye başlar – bu Retiküler Aktivasyon Sistemi denilen beynin doğal bir dikkat mekanizmasıdır. LOA ise bunu “işte evren sana kırmızı arabaları çekti” diye yorumlar. Oysa gerçekte kişi sadece daha fazla dikkat etmeye başlamıştır. Benzer şekilde insanlar gerçekleşen dileklerini coşkuyla anıp, gerçekleşmeyen yüzlerce dileğini unutma eğilimindedir (confirmation bias). Bu da çekim yasasına inananların bir tür anı seçme yanlılığı yaşayarak, yöntemin işe yaradığına dair kuvvetli ama öznel bir inanç geliştirmesine yol açar.
Çekim Yasası savunucuları zaman zaman bilim çevrelerini de bu konuyu araştırmaya davet eder. Fakat ciddi bilim insanları, kuantum fiziği veya nöropsikoloji konularında LOA’nın ortaya attığı argümanları temelsiz buldukları için bu alana ilgi göstermemektedir. Hatta fizikçiler, LOA’nın kuantum fiziğini suistimal etmesinden rahatsız olup bunu açıkça eleştirmişlerdir. Örneğin ünlü fizikçi Richard Feynman’ın öğrencilerinden biri, The Secret’ın “kuantum enerji” söylemine tepki olarak “bunlar fizik literatüründe karşılığı olmayan uydurma terimler” ifadesini kullanmıştır.
Öte yandan LOA etrafında oluşan devasa sektör de bilimsel objektifliğe gölge düşürmektedir. Milyonlarca dolarlık seminerler, kitaplar, koçluk hizmetleri satan bir endüstri doğmuştur. Bu durum, çekim yasasını savunanların çoğunun aslında bundan maddi çıkar elde eden kişiler olduğunu akla getirmektedir. Nitekim The Secret furyasından sonra pek çok “yaşam koçu”, insanlara çekim yasası dersi vererek zengin olmuştur. Hatta belgeselde “hayal ettiğim paraya kavuştum” diyen kişiler incelendiğinde, hemen hepsinin bu parayı başkalarına LOA öğreterek kazandığı görülür. Bir başka ifadeyle, bu işi satan kazanmıştır; alan ise genelde hayal kırıklığı yaşamıştır. Bu tür çıkar ilişkileri, LOA anlatılarını nesnel değerlendirmeyi de zorlaştırır.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında sormak gerekir: Çekim Yasası gerçekten tutarlı ve evrensel bir yasa olsaydı, dünya üzerinde fakirlik, hastalık, başarısızlık kalır mıydı? Her insan biraz “doğru düşünmeyi” öğrenerek milyoner, sağlıklı ve mutlu olmaz mıydı? Oysa gerçek dünya verileri bunun böyle olmadığını gösteriyor. Toplumda sayısız kişi hayaller kurduğu, güzel düşündüğü halde imtihanlarla yüzleşiyor; kimileri de negatif bakışına rağmen nimet içinde yaşıyor. Bu da gösteriyor ki, hayatın akışı sadece insan düşüncesine endeksli değildir, ilahî takdir ve sünnetullah dediğimiz daha büyük plan çerçevesinde sürmektedir. Çekim Yasası’nın belki plasebo veya motivasyon artırıcı bir etkisi kısmen olabilir; ancak bunu evrensel bir kural gibi sunmak ne bilimsel, ne de akl-ı selime uygundur. Nitekim konu hakkında yapılan eleştirilerden biri, LOA’nın ileri sürdüğü prensiplerin bu kadar gerçek olsaydı, yeryüzünde açlık, savaş, salgın gibi sıkıntıların sadece “yanlış düşünme” ile açıklanabileceği, bunun ise hayatın acımasız gerçeklerine göz kapamaktan başka bir şey olmadığıdır.
Müslüman düşünürler de bu konuda eleştirel bir bakış sergilemişlerdir. Sorularla İslamiyet platformundaki bir değerlendirmede, “Haydi deneyelim, bakalım kafamızdan geçirdiğimiz hayallerimizden kaçta kaçı gerçekleşiyor? Bu metotla arzularımızın binde birinin bile tahakkuk etmeyeceğini –hayat bilgimize dayanarak– şimdiden söyleyebiliriz.” şeklinde kesin bir ifade kullanılmıştır. Gerçekten de günlük hayatta herkes zaman zaman güzel şeyler hayal eder, kötü şeylerden endişe eder; fakat bunların çok azı aynen gerçekleşir. Eğer Çekim Yasası mutlak bir gerçek olsaydı, tek taraflı aşk yaşayan herkes sevdiğine kavuşur, her iyimser tüccar zengin olurdu. Halbuki öyle olmadığı tecrübeyle sâbittir. Bu da LOA savlarının hayat pratiği içinde karşılığının olmadığını göstermektedir.
Son olarak, Çekim Yasası’nın vaat ettiği kolaycılık da bilimsel düşünceye aykırıdır. “İsteyin ve hiçbir zahmete girmeden elde edin” mesajı, insan doğasındaki emek-gayret-sonuç ilişkisini yok sayar. Halbuki bilimsel psikoloji de, sosyal bilimler de başarının genellikle planlama, çalışma, sabır ve zaman gibi unsurlar gerektirdiğini ortaya koyar. LOA’nın pırıltılı söylemi ise insanlara zahmetsiz bir mucize formülü sunar. Bu, elbette ki çekici gelir ancak gerçeklikle uyuşmadığı er ya da geç anlaşılır. Nitekim bir eleştirmene göre “Eğer zihnimizle her şeyi anında yaratabilseydik, dünya kaosa sürüklenirdi. Herkes piyangoyu kazanmak ister, herkes birinci olmak ister; bu mümkün olamaz. Böyle bir yasa var olsaydı bile, nimet değil afet olurdu”. Bu sözler, LOA’nın içindeki çelişkiyi net biçimde özetler.
Psikolojik ve Sosyolojik Riskler
Çekim Yasası sadece inanç boyutunda değil, psikolojik ve toplumsal açıdan da bir dizi risk barındırmaktadır. Bu bölümde birey ve toplum düzeyinde ortaya çıkabilecek sakıncaları ele alacağız.
Birey (Psikolojik) Açısından Riskler:
Hayal Kırıklığı ve Öz suçlama: LOA öğretilerine inanan bir kişi, belli bir süre sonra istediği sonuçları alamazsa ciddi bir hayal kırıklığına uğrayabilir. Çünkü kendisine sürekli “yeterince inanırsan olacaktır” denmiştir. Olmayınca, ya yöntemi sorgulayacak (ki çoğu zaman suç kendisine atfedildiği için yöntemi değil kendini suçlar), ya da “demek ki ben başaramadım, benim negatifliğim yüzünden” diyerek özgüven kaybı yaşayacaktır. Özellikle ciddi bir hastalığı veya engeli olan insanlar, bu öğretiye inanırsa ve iyileşme gerçekleşmezse, “demek ki ben zihnimi kontrol edemedim” diye kendilerini suçlama eğilimine girebilirler. Bu da depresyona ve anksiyeteye zemin hazırlar.
Mağdurun Suçlanması (Victim Blaming):
Çekim Yasası’nın en eleştirilen yönlerinden biri, kötü durumda olan kişilerde bir tür “suçluluk” üretmesidir. The Secret kitabı, “hayatınızda ne olduysa düşüncelerinizle siz çektiniz” mesajını verir. Bu da şu anlama gelir: Fakirsen, başarısızsan, hastaysan – suç sende, yanlış düşündün! Bu zihniyet bir depresyon hastasına “sen çekiyorsun bunu, keşke pozitif olsaydın” demeye kadar varabilir. Nitekim bir psikiyatri profesörü The Secret hakkında “Eğer onun söylediklerini aynen alırsak, kronik depresyondaki biri kendi suçudur diye düşüneceğiz. Oysa bu hem bilimsel olarak yanlış, hem de acımasızca” demiştir. İslam ahlakında hastaya, fakire, mazluma acımak, destek olmak varken; LOA mantığında kişi sanki kendi kaderinin tek mimarı ilan edildiği için, başına gelen her şeyden sorumlu tutulmaktadır. Bu, psikolojik bir yük oluşturur. Bir de tersinden düşünelim: LOA ile biraz başarı yakalayan biri, diğerlerinin de aynı kolaylıkla yapabileceğini sanarak kibir geliştirebilir. “Ben başardım çünkü doğru düşündüm, onlar da yapsaydı” gibisinden, başkalarının şartlarını küçümseyen bir empati yoksunluğu ortaya çıkabilir. Görüldüğü üzere, hem kişinin kendi kendine acımasız olması, hem de başkalarına karşı merhametsizleşmesi riski söz konusudur.
Gerçeklikten Kopma ve İhmal:
Aşırı derecede “olumlu düşünme” telkini, bazen kişiyi gerçek problemlere çözüm aramaktan alıkoyar. LOA (Çekim Yasası) inancındaki biri, karşılaştığı sorunları çözmek için somut adımlar atmak yerine sadece zihninde çözmeyi denemek hatasına düşebilir. Örneğin işsiz bir insan, sürekli “ben zaten işe alındım” diye hayal kurup iş arama çabasını gevşetebilir. Veya sağlıksız beslenen biri, spor yapmadan ayna karşısında fit vücudunu imgeleyerek vakit geçirebilir. Bu gibi durumlar, sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirebilir. Bir tür “toz pembe bir dünya” algısına kapılıp kalıcı çözümlerden uzaklaşmak psikolojik olarak zararlıdır. Araştırmalar, Polyanna tarzı aşırı iyimserliğin, gerekli önlemleri almama ve riskleri görmezden gelme gibi sonuçlar doğurduğunu göstermiştir. İslam ise her işte tedbiri elden bırakmamayı, “önce tedbir sonra tevekkül” ilkesini öğütler. Peygamberimiz (sas), hasta olana ilaç kullanmayı tavsiye etmiş, devesini bağlamadan Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen adama “önce deveni bağla, sonra tevekkül et” buyurmuştur (Tirmizî, Kıyamet 60). Yani İslam’ın pozitif bakışı, asla gerçeği inkâr ederek olmaz; aksine gerçeği görüp tedbir aldıktan sonra sonucu Allah’a havale ederek olur.
Duygusal Baskı ve İnkar:
Çekim Yasası felsefesinde negatif duygu ve düşüncelere yer yoktur; adeta “üzülmek, kederlenmek, kızmak yasak” gibidir. Çünkü böyle bir duyguya kapılırsanız kötü şeyleri çekmekten korkarsınız. Bu durum, kişi üzerinde sürekli bir duygu baskısı oluşturabilir. İnsan, fıtratı gereği zaman zaman üzülür, kızar, korkar. LOA zihniyetinde ise hemen silkelenip bu duyguyu bastırması söylenir. Uzman psikologlar, olumsuz duyguların bastırılmasının uzun vadede sağlıksız olduğunu, kişinin gerçekleriyle yüzleşmesini engelleyip suni bir ruh hali yarattığını belirtirler. “Her zaman mutlu olmalıyım” baskısı, gerçekte daha derin mutsuzluklara yol açabilir. Hâlbuki İslam, insanın duygularını meşru şekilde ifade etmesine izin verir. Efendimiz (sas) sevindiğinde güler, üzüldüğünde ağlardı; sahabeye de “kalp hüzünlenir, göz yaş döker” diyerek bu duyguların fıtri olduğunu belirtmiştir (Buhârî, Cenâiz 44). Yani bir mü’min üzgün veya endişeli hissettiğinde, günaha girmiş olmaz; aksine bu duygularını Allah’a yönelip dua ve tevekkülle sağaltması istenir. LOA ise sanki üzülmek büyük bir kusurmuş gibi kişiyi duygularıyla yüzleşmekten alıkoyar.
Toplum (Sosyolojik) Açısından Riskler:
Bencillik ve Rekabetçiliğin Artması: Çekim Yasası öğretilerine kapılan kişiler genelde kendi bireysel istek ve çıkarlarına odaklanmaya başlar. Zira LOA’nın merkezinde “sen ne istersen evren onu verir” düşüncesi vardır. Bu da zamanla, kişinin çevresine karşı duyarlılığını azaltıp ben-merkezci bir tutum doğurabilir. Toplum içinde herkes kendi hayalindeki arabayı, evi, mevkiyi almaya kilitlenirse; dayanışma, fedakârlık, diğergamlık gibi erdemler zayıflar. Oysa İslam toplumsal yardımlaşma, başkası için isteme (îsâr) gibi kavramlara büyük değer verir. Peygamberimiz (sas) “Kendin için istediğini mümin kardeşin için de istemedikçe iman etmiş olamazsın” buyurarak (Buhârî, Îmân 7) bencilce hırsın yanlışlığını ortaya koymuştur. LOA kültürü ise “hayatınız sizin elinizde, her şey sizin olsun” mesajıyla, insanları farkında olmadan rekabetçi ve bencil bir zihniyete itebilir.
Toplumsal Adaletsizliklerin Gözardı Edilmesi:
LOA bakışı, toplumsal sorunların kökenini de bireylerin düşünce yapısına indirger. Örneğin fakirlik bir sosyal adalet meselesi, eğitim imkânsızlığı, ekonomik sistem sorunu değil de fakirin “zihinsel yoksulluğu” gibi görülür. Bu da toplumda var olan adaletsizliklerin üzerini örtme riskini taşır. Zenginler, fakirlere yardım sorumluluğunu hissetmek yerine “onlar da bizim gibi pozitif düşünseydi” deme kolaycılığına kaçabilir. Bu durum, İslam’ın zekât, infak, sadaka gibi sosyal sorumluluk öğretileriyle taban tabana zıttır. İslam, zenginin malında fakirin hakkı olduğunu bildirir (Zâriyât, 51/19) ve toplumun her kesiminin birbirinden mesul olduğunu vurgular. LOA’nın “her koyun kendi bacağından asılır” vari bireyselci yaklaşımı, bu dengeyi bozabilir.
Kırılgan İnanç Yapıları ve İstismara Açıklık:
Çekim Yasası ile İslam’ı bağdaştıramayıp aklında sorular oluşan kişiler, inanç krizi yaşayabilir. Örneğin “Evren ve ben hayatımı belirliyoruz” gibi düşünceler bazı kimseleri küfre sürüklediğini itiraf etmektedir. Bu, o kişinin yeterli dini altyapısı olmamasından kaynaklansa da LOA gibi öğretiler bu tür zayıf noktaları istismar edebilir. Özellikle dinî bilgi bakımından sathi kalan kimseler, LOA’nın cazip söylemlerine kapılıp İslami inançlarını gevşetebilirler. Bu batı menşeli öğreti o kadar tehlikeli ki, cahil insanların imanına mal olabilir. Yarı doğru yarı yanlış öğretilerle insanlara sanki yeni bir din olmayan din üretilmek istenmektedir. Gerçekten de LOA, bir tür seküler spiritüalizm ortaya koymakta; ortada din kavramı olmasa da insanlara “kendi tanrın sensin” düşüncesini aşılayarak geleneksel inançlarını çökertmektedir.
Ayrıca LOA çevresinde oluşan ticari ağ da toplumsal açıdan bir problemdir. İnsanların zayıf anlarını ve zaaflarını kullanarak umut tacirliği yapan kimseler türemiştir. Yüksek ücretlerle seminer verip “siz de çekin, siz de yapabilirsiniz” diyerek zengin olan bu şahıslar, aslında toplumdaki çaresiz kesimleri sömürmektedir. Bu durum, ahlaki bir sorun olarak karşımıza çıkar. Dini argümanlar kullanan bazı sözde uzmanlar da cabasıdır; insanlar hem paralarından hem inançlarından bu tür istismarlarla olabilir.
Son olarak, LOA’nın psikososyal riskleri arasında toplumsal duyarsızlaşma da sayılabilir. Eğer herkes kendi hayatını tamamen kendisi yarattığına inanırsa, yardıma muhtaç birini gördüğünde içinden “kendi düşüncelerinin sonucu yaşıyor” diyerek geçebilir. Bu da merhameti ve sosyal yardımlaşmayı azaltan bir etkendir. İslam toplumunun en övülen vasfı olan “bir vücudun azaları gibi birbirinin derdiyle dertlenmek” anlayışı (Hadis-i Şerif, Müslim, Birr 66), LOA zihniyeti altında zayıflayabilir. Neticede, tüm bu sayılanlar Çekim Yasası’nın sadece bireysel değil, toplumsal huzur ve ahlak açısından da ciddi sakıncalar taşıdığını göstermektedir.
Dua ile Çekim Yasası Arasındaki Temel Farklar
Çekim Yasası, bazıları tarafından “aslında duanın farklı bir versiyonu” gibi sunulsa da, dua ile LOA arasında özde çok temel farklar bulunmaktadır. Bu farkları birkaç başlık altında açıkça ortaya koymak, meseleyi netleştirecektir:
İsteğin Yöneldiği Makam: Dua eden bir mümin, ihtiyaç ve dileklerini yalnızca Allah’a arz eder. Alemlerin Rabbi olan Allah, dualara icabet edendir. Kur’an’da “Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, duanıza icabet edeyim’” (Mü’min, 40/60) hükmü bu gerçeği vurgular. Çekim Yasası’nda ise istekler kâinat (evren) denilen şuursuz bir mekana yöneltilmektedir. Bir anlamda dua, adresini şaşırmakta; samimi yakarışlar merhameti ve kudreti sonsuz bir Allah’a değil de belirsiz bir “enerji okyanusu”na gönderilmektedir. Bu, duanın ruhunu bozan en büyük farktır. Müslüman, “Yalnız Sana dua eder, yalnız Sen’den yardım dileriz” (Fâtiha, 1/5) diye söz vermişken; LOA’da bu söz tutulmamış olur.
Kulluğun Anlamı:
Dua, kulluğun özüdür. İnsan, dua ederken acziyetini kabul eder, ihtiyacını Rabbine sunar, O’nun yardımını ister. Yani dua, bir teslimiyet ve kulluk ifadesidir. Hatta hadis-i şerifte “Dua, ibadetin özüdür” buyrulmuştur (Tirmizî, Daavât 1). Çekim Yasası ise insana kulluk makamını unutturup adeta emir veren bir efendi rolü biçer. LOA’ya inan kişi, evrene talimatlar iletip onun buna boyun eğmesini bekler. Bu tutum bilinçli olmasa da, kulluğa aykırı bir haldir. Zira kul, emreden değil, emre uyan olmak durumundadır. Mü’min dua ederken bile “Ya Rabbi, eğer hakkımda hayırlı ise ver” diyerek kendi arzusunu ilahî hikmete bırakır. LOA’da ise “hakkımda hayır mı şer mi” sorgusu yoktur, kişi kendi dilediğini mutlak iyi sayar ve olsun ister. Bu yönüyle dua mütevazi bir yakarış iken, LOA talepkâr bir sipariş gibidir.
Sonuç ve Takdir:
Dua eden kimse, duasının sonucunu Allah’a bırakır. Allah dilerse hemen verir, dilerse erteler, dilerse ahirete saklar veya daha iyisini verir. Her halükarda mümin, “Rabbim bilir, O’na güvendim” der. Bu da ona iç huzuru kazandırır. Çekim Yasası’nda ise sonucun mutlaka ve mümkünse hemen alınacağı beklentisi vardır. Eğer gerçekleşmezse yöntem sorgulanır veya kişinin inancının zayıf olduğuna hükmedilir. Dua, cevabı gecikse bile kulun Rabbine imanını artırırken; LOA uygulaması beklenen sonucu vermeyince genelde hayal kırıklığı veya yöntemden soğuma meydana gelir. Kısacası dua, her durumda kazandırır: Ya istek gerçekleşir, ya gerçekleşmemesi kul için daha hayırlı olur sevap kazanır. Nitekim Peygamberimiz (sas) “Allah’a edilen hiçbir dua karşılıksız kalmaz: Ya dileğini alır veya o dua vesilesiyle bir belayı savar ya da ahirete ecir yazar” buyurmuştur (Tirmizî, Daavât 145; Müsned, 3/18). Oysa LOA’da “karşılıksız kalmak” kavramı yoktur; öğreti bunu hiç düşünmez. Bu yönüyle dua, kişinin her haline şükür ve sabır katmasını sağlar, LOA ise sabırsızlık ve netice odaklılık aşılar.
İlahi Takdir ve Kader İnancı:
Mümin bilir ki, biz üzerimize düşeni yaparız ama takdir Allah’ındır. İstediğimiz bir şey bazen gerçekleşmez, çünkü Allah’ın daha büyük planında o şey bizim için uygun olmayabilir. Kur’an, “Hoşlanmadığınız bir şey hakkınızda hayırlı olabilir; sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz” diye buyurarak (Bakara, 2/216) bu gerçeği öğretir. İşte dua eden kimse, bu ayetin şuuruyla hareket eder; kalbi rahat eder. LOA ise kader mefhumunu devreden çıkardığı için, insanın böyle bir teselli bulması zorlaşır. LOA mantığında olmayan bir şeyi elde edememişsen suç ya sendedir ya “evren istememiş”tir (ki bu belirsiz kavram kişiye teselli vermez). İslam’ın kader anlayışı sayesinde mümin başına gelene teslim olmayı öğrenir ve bu da ruh sağlığını korur. Dua ile LOA arasındaki devasa farklardan biri budur: Biri tam teslimiyet, diğeri tam kontrol iddiasıdır.
Amaç ve Öncelikler:
Dua eden mümin, her türlü arzusunu Allah’a iletebilir; bunda bir sakınca yoktur. Ancak şunu bilir ki, duanın asıl kazancı kulluk bağıdır. Yani duanın amacı yalnız istekleri elde etmek değil, aynı zamanda Allah’a yakınlaşmak, O’nu anmaktır. Hatta bazen bir dileği olmasa bile kul sırf Allah’ı zikretmek, halini O’na arz etmek için dua eder. Çekim Yasası’nda ise motivasyon tamamen dünyevi arzuların gerçekleşmesidir. LOA uygulayan biri genelde daha çok para, daha iyi ilişki, daha çok başarı gibi şeylere odaklanır. Manevi gelişim veya ahlak tekâmülü LOA’nın ilgi alanında değildir. Bu yönüyle LOA, dünyevi hırsları kamçılayabilir. Oysa dua insanın nefsini terbiye etmesine de vesile olur: Helal dairede istemeyi, haram talep etmemeyi, istemekle birlikte aşırı hırs yapmamayı öğretir. Bir mümin, “Ya Rabbi bana hayırlısını ver” diyerek, nefsini kontrol altına alır. LOA’da ise “nefsin ne istiyorsa iste, sorgulama” anlayışı hakimdir. Bu da dua ile arasında ahlaki bir uçurum oluşturur.
Şükür ve Sabır İlişkisi:
Dua, her durumda şükür ve sabır ile birlikte anılır. Müslüman, dileklerini Allah’a iletip sebeplere sarıldıktan sonra, elinden geleni yapmış olmanın huzuruyla sürece sabreder ve bu esnada haline şükreder. LOA’da ise şükür kavramı araçsallaştırılmıştır; gerçekten müteşekkir olmaktan ziyade “daha fazlasını çekmek için” bir teknik olarak görülür. O nedenle, LOA takipçisi istediğini elde edemezse şükür hali hızla kaybolur, yerini hayal kırıklığı alır. Mümin ise duada neticeye bakmaksızın “Elhamdülillah” diyebilir, çünkü bilir ki “Olanda hayır vardır” (bu ifadeyi destekleyen birçok ayet ve hadis mevcuttur; mesela “Müminin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece müminde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)). Sabır da duanın olmazsa olmazıdır. Çekim Yasası ise sabırsız, anı yaşamaya odaklı modern zihinlere hitap ettiği için, beklemeye pek tahammül sunmaz. Neticede dua insanı olgunlaştırırken, LOA yeterince bilinçli olunmazsa insanı hırçınlaştırabilir.
Yukarıdaki maddeler, dua ile çekim yasası arasındaki bazı temel farklardır. Kısacası, dua tevhid, teslimiyet, rıza, ibadet gibi kavramlarla yoğrulmuş kutsal bir iletişimdir. Çekim Yasası ise benlik, kontrol, dünyevileşme temelli seküler bir düşünce tekniğidir. Bir Müslüman için dua, Allah’ın rahmet kapısını çalmak ve hikmetine boyun eğmektir; LOA ise kendi nefsinin kaprislerine kozmik bir boyunduruk vurma çabasıdır. Aradaki fark, su ile serap kadar büyüktür.
Şu nokta da önemlidir: LOA’da sıkça bahsedilen “olumlu düşün, iyi şeyler olsun” prensibi, İslam’da tevekkül ve ümit kavramlarıyla zaten karşılığını bulur. Ancak oradaki olumlu düşüncenin kaynağı, “Allah benim hakkımda hayırlısını verecektir” inancı olmalıdır. Yani mümin her zaman Rabbinden güzel sonuçlar bekler, duasının kabul olacağına dair hüsnüzan besler. Bu onun moralini yüksek tutar, karamsarlığa kapılmaz. Ama bu tavrın özündeki güç, Allah’a imandan gelir. LOA’da ise imanın yerini evrene duyulan muğlak bir güven alır ki, havada kalan budur. Gerçek bir tevekkülde kul, sebepleri yerine getirip sonucu Allah’a havale eder ve kalbi huzur bulur. Bu tevekkül hali, stres ve kaygıyı azaltır, psikolojik iyilik halini destekler. LOA ise tevekkülün sunduğu bu iç huzurunu veremez; zira her an kişi “düşüncemi kontrol etmeliyim, yoksa tersini çekerim” endişesi içinde olabilir.
Sonuç olarak, dua ile çekim yasası özünde bağdaşmayan kavramlardır. Dua, insanı Rabbine yaklaştıran bir nur, LOA ise doğru anlaşılmadığında kişinin Rabbinden rol çalmasına yol açan bir gölgedir. Mümin, ihtiyaçlarının gerçek merciini iyi bilmeli ve nefsine hoş gelen her fikirle dini argümanları karıştırmamalıdır. Bir sonraki bölümde, bu konuda İslam’ın önerdiği en sağlam tutum olan tevekkül, dua ve şükür eksenine odaklanacağız.
Sonuç: Hakiki Teslimiyetin Adresi Olarak Tevekkül, Dua ve Şükür
Yukarıdaki tahliller ışığında açıkça görülmüştür ki, modern bir kişisel gelişim modası olan Çekim Yasası, bir mümini hem inanç hem de ahlak açısından yanlış yönlendirebilecek unsurlar taşımaktadır. İnsanın fıtratında var olan mutlu, başarılı, huzurlu olma arzusu, böylesi parlak vaatler içeren akımlarla istismar edilebilmektedir. Ancak bir Müslüman için hakiki kurtuluş ve tatmin, yaratılmış ve aciz olan kendi nefsine veya şuursuz kainata güvenmekte değil, alemleri yoktan var eden kudret sahibine yönelmekte yatmaktadır. Bu yüzden İslam bize tevekkül, dua ve şükür gibi kurtarıcı kavramlar sunmuştur.
Tevekkül, kişinin üzerine düşeni yaptıktan sonra Allah’a güvenip dayanması, sonucu O’ndan beklemesidir. Tevekkül asla boşa oturmak değil, gayreti gösterip neticeyi Allah’a bırakmaktır. Kur’an-ı Kerim’de “Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter” buyurulur (Talâk, 65/3). Gerçekten de insan sınırlı gücüyle her şeyi kontrol edemez; fakat Allah’a dayanırsa kalbi güçlü olur. Çekim Yasası insanın kontrol takıntısını beslerken, tevekkül insanı kontrol takıntısından kurtarır. Bu, ruha büyük bir huzur verir. Tevekkül eden kişi bilir ki, kendisi elinden geleni yapmıştır ve en iyi sonucu takdir edecek olan Allah’tır. Bu nedenle zihnini sürekli “nasıl olacak” sorusuyla yormaz, vesveselerden azade yaşar. Tevekkül, mümine iç huzuru ve esenlik bahşeder – ki LOA’nın söz verdiği ancak veremediği şey de budur.
Dua, müminin Allah ile irtibatıdır. Sevinçte, kederde, darlıkta, bollukta her an Allah’a yöneliş demektir. Dua eden kul, Rabbi katında aciz bir dilenci değil, bilakis değerli bir muhataptır. Allah, kulunun duasını çok önemser; hatta “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” (Furkân, 25/77) diyerek kullarını dua etmeye teşvik eder. Duada insan, acziyetini ve kulluğunu itiraf eder. Bu sayede kalbine kibir gelmez, “her şeye gücü yeter” vehmine kapılmaz. Çekim Yasası ise duanın bu mütevazı ruhundan uzaktır; insana sanki her şey kendi elindeymiş gibi bir gurur telkin edebilir. Oysa mümin bilir ki dua ederken aslında her şeyin dizgini elinde olan Zât’a yalvarmaktadır. Bu bilinç, insana haddini ve yerini öğretir. Dua eden insan asla boş bir hayalci veya kibirli bir kontrol manyağı olmaz; bilakis çalışkan, umutlu ama aynı zamanda mütevazı bir kişiliğe bürünür. İslam tarihinde büyük başarılar kazanan peygamberler ve veliler hep duayı silah edinmiş, ama aynı zamanda çaba sarf etmiş kimselerdir. Bu muvazene, İslam’ın özelliğidir.
Şükür ise müminin hem elindeki nimetleri artıran, hem de olmayanlar için üzülmesini engelleyen bir nimettir. Kur’an’da “Şükrederseniz elbette (nimetimi) artırırım” vaadi vardır (İbrâhîm, 14/7). Bu, ilahi bir kanundur; Allah dileyince nimetini artırır. LOA da şükrü dile getirse de, onun felsefesinde şükür bir çıkar aracıdır. Mümin için ise şükür, her halükârda Rabbine karşı bir vazifedir ve aynı zamanda kalbi rahatlatır. Şükreden insan, dünyada sahip olduklarının farkına varıp hırstan kurtulur; daha fazlası gelse de gelmese de mutlu olur. Bu psikolojik tatmin, LOA’nın asla sağlayamayacağı gerçek bir gönül zenginliğidir. Peygamber Efendimiz (sas), yemeğinde sirke bulunca bile onu methederek yer, hayatın küçük nimetlerine bile değer verir ve “Şükredip az zamanda çok kazanın” tavsiyesinde bulunurdu. Bu tavır, insanı açgözlü olmaktan korur. LOA ise maalesef çoğu zaman insanın açgözlülüğünü kamçılar (daha fazla para, daha lüks hayat vb.). Oysa şükür, elindeki azı bile bereketli kılar.
Sonuç olarak, bir Müslüman için gerçek başarı formülü şudur: “Gayret + Dua + Tevekkül + Şükür = Huzurlu ve Başarılı Bir Hayat.” Bu formülde “ben yaparım” iddiası değil, “Rabbim dilerse olur” imanı vardır. Allah Teâlâ, kendisine güvenip sığınan kulunu asla zayi etmez. Bazen dünyada dileklerini verir, bazen imtihan eder ama sonunda ecrini kat kat lütfeder. Nitekim bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey kullarım! Hepiniz ihtiyaç içindesiniz, bir Ben zenginim. Benden isteyin ki vereyim. (...) İlk ve son tüm kullarım bir araya gelip istese ve Ben hepsine istediklerini versem, benim mülkümden hiçbir şey eksilmez.” (Müslim, Birr 55). Bu hadiste vurgulandığı üzere, insanın isteyeceği merci sınırsız hazinelere sahip olan Rabbidir. Kainat ise O’nun mülküdür; mülk sahibini bırakıp mülke yalvarmak akıl karı değildir.
Burada tevekkül ve sebeplere sarılma dengesini tekrar hatırlatalım: İslam, çalışmayı ve sebepleri gözetmeyi emreder. “İnsan için ancak çalıştığı vardır” (Necm, 53/39) ayeti, müminin hayat prensibidir. Bu yüzden bir Müslüman elbette hedefleri için azami gayret sarf edecektir. Lakin bilir ki, en iyi planları yapan, en çok çalışan bile sonuçta ilahî takdire muhtaçtır. Bu bilinç, başarısızlık durumunda kişiyi yeise değil, “vardır Rabbimin bir bildiği” diyerek yeniden denemeye sevk eder. LOA inancındaki biri ise planları suya düşünce ya kendine kızacak ya da evrene küsecektir. Tevekkül sahibi mümin ise “hayırlısı değilmiş” deyip önüne bakar. Bu, ruh sağlığı açısından da üstün bir tutumdur. Modern psikolojinin “esneklik, yılmazlık (resilience)” dediği özellik, İslam’ın tevekkül ve rıza anlayışıyla müminlerde doğal olarak gelişir.
Son tahlilde, Çekim Yasası bir “oyuncak” gibiyken, iman ve İslamiyet’in hakikatleri kocaman bir hakikat deryasıdır. LOA, belki size bir araba, bir ev hayal ettirip onun peşinde koşturabilir; Allah’a iman ve tevekkül ise size ebedî cenneti kazandırır. LOA ile belki “bir Ferrari sahibi olabilirsiniz, fakat Allah’a iman sizi ebedi hayatın hayal bile edilemez nimetleriyle donatır; güzelliğiyle Cennet’i unutturacak Zât-ı Akdes’i görme şerefine eriştirir”. İşte aradaki fark bu kadar büyüktür. Biri fani dünyada küçük bir menfaat, diğeri hem dünyada huzur hem ahirette sonsuz saadet vaat eder.
Bu nedenle, bir mümin aradığı “sır”rın peşinde yanlış kapılara yönelmemelidir. Hakiki sır, Allah’a kul olmanın sırrıdır. Kul olduktan sonra Allah kulunu aziz de eder, ihtiyaçlarını da giderir. Kur’an’da nice örnek vardır: Hz. Zekeriyya yıllarca evlat hasreti çekmiş, duayla sonunda Rabbimiz ona Yahya’yı lütfetmiştir. Hz. Eyyub yıllarca hastalık çekmiş, sabır ve duayla şifa bulmuştur. Efendimiz (sas) ve ashabı onca yokluk ve düşmanla mücadele etmiş, Allah’ın yardımıyla zafer kazanmıştır. Bu misallerde görüldüğü gibi, müminler çekim yasası uygulamadılar; namaz, dua, zikir, tevekkül ve cihat uyguladılar ve neticede hem dünyada hem ahirette kurtuluşa erdiler.
Özetle: Mutlak kudret sahibi, her işi evirip çeviren Allah’tır. O dilemedikçe yaprak düşmez. Bizlere düşen O’na iman edip güvenmek, O’na dua ile halimizi arz etmek ve O’nun takdirine razı olmaktır. Böyle yaptığımızda gönül huzuru bulacağımız kesindir. Çekim Yasası gibi sistemi belirsiz, sonu meçhul bir öğretiye bel bağlamak ise insanı yanlış ümitlere sürükleyebilir. Son söz olarak, Cenab-ı Hakk’ın şu fermanını hatırlayalım: “De ki: ‘Benim duam olmasa Rabbim size ne diye değer versin ki?’” (Furkân, 25/77). Rabbimizin nazarında değer kazanmamıza vesile olan dua nimeti elimizdeyken, onu bırakıp evrene seslenmeye kalkmak akıl kârı değildir. Hakiki teslimiyetin ve isteğin adresi yalnızca Allah’tır. O halde, “Evrenden nasıl isterim?” yerine, “Rabbimden en güzel nasıl isterim?” sorusunun cevabını arayalım. Zira gönülden yapılan samimi bir dua, Çekim Yasası öğretilerinin tavsiye ettiği her şeyi zaten içerir ve daha fazlasını da sağlar. Ve unutmayalım: Bizim istememizin ötesinde bir de İlahi takdir vardır; Allah dilediğini yapar ve O’nun hükmüne razı olan asla pişman olmaz.
“İman ve İslamiyet’in devasa hakikatlerine kıyasen, ‘Çekim Yasası’ kavramı, popüler ve ucuz bir oyuncaktan fazla bir kıymete sahip olamaz.”