Özetle:

Pranik Şifa adı verilen enerji terapisi yöntemi, kökeni ve uygulamaları itibariyle İslam inancıyla ciddi şekilde çelişmektedir. Aşağıda bu çelişen yönlerin özeti maddeler halinde sunulmuştur:

Şirk Tehlikesi: Pranik Şifa seanslarında Allah’tan başkalarına (örn. “Tanrı, Evren, Melekler” gibi varlıklara) dua edilmesi ve onlardan yardım talep edilmesi, tevhid inancına aykırı bir uygulamadır. Bu durum, Allah’a ortak koşmak anlamına gelir ve İslam’a göre en büyük günahtır.

Dinî Olmayan Ritüeller (Bid’at): Pranik Şifa, İslam’da yeri olmayan pek çok ritüel barındırır. Örneğin “İkiz Kalpler Meditasyonu” adıyla toplu meditasyon yaparak evrene sevgi enerjisi göndermek veya seans öncesi-sonrası elleri tuzlu suyla yıkayarak arınmak gibi uygulamalar, dinimizde bulunmayan uydurma ritüellerdir. Bunlar, Peygamber Efendimiz’in sünnetinde olmayan bid‘at uygulamalarıdır.

Hurafe ve Pseudobilim: Pranik Şifa’nın temelinde “renkli enerjiler gönderme”, çakra enerjisi, aura temizliği gibi bilimsel temelden yoksun inançlar vardır. Örneğin belirli renkte enerjilerle şifa dağıtılabileceği inancı tamamen bir hurafedir. Bu tür kavram ve tekniklerin modern tıpta hiçbir geçerliliği yoktur.

İtikada Zarar Verme Riski: Masum görünümlü bu enerji terapileri, farkında olmadan kişiyi İslami inanç esaslarından uzaklaştırma tehlikesi taşır. İçerdikleri şirk unsurları ve batıl inanışlar, zamanla müminin akidesine zarar verebilir. Nitekim bazı uygulayıcıların reenkarnasyon inancına sapması veya Budizm/Şamanizm gibi dinlere yönelmesi bu tehlikeyi göstermektedir.

Yukarıdaki maddelerden de anlaşılacağı üzere Pranik Şifa, içerdiği inanç ve yöntemlerle İslam’ın tevhid esasına, sünnete dayalı ibadet anlayışına ve akılcı düşünce çizgisine aykırıdır. Aşağıda bu başlıklar detaylandırılarak incelenmiştir.

Pranik Şifanın Kökeni ve Kurucusu

Pranik Şifa (Pranic Healing), Filipin asıllı bir enerji şifası ustası olan Master Choa Kok Sui tarafından geliştirilmiş bir alternatif tedavi yöntemidir. 1980’lerde temelleri atılan bu sistemin kurucusu Choa Kok Sui (asıl adıyla Samson Lim Choachuy), farklı din ve ezoterik öğretilerle yoğrulmuş bir geçmişe sahiptir. Babası Protestan, annesi ise bir Budist olup Quan Yin inancının takipçisiydi; Choa genç yaşta Katolik okullarında eğitim aldı ve aynı zamanda yoga, ezoterizm gibi öğretilere ilgi duydu. Böyle bir ortamda yetişen kurucu, farklı inanç sistemlerinin mistik yönlerini harmanlayarak kendi şifa doktrinini oluşturmuştur.

Choa Kok Sui, Tıbbi Qi Gong, Yoga, Şamanizm, Manyetizma gibi çeşitli spiritüel ve geleneksel şifa tekniklerini yıllar boyunca araştırıp test etmiş ve bunların özünü Pranik Şifa sistemi altında birleştirmiştir. Kendi ifadesiyle geliştirdiği Arhatik Yoga disiplini, ruhsal sevgiyi, zekâyı ve iradeyi sentezleyen; nefes teknikleri, meditasyonlar ve içsel arınma yöntemleriyle “ruhun evrimsel gelişimini hızlandırmayı” hedefleyen bir öğreti sunar. Takipçileri kendisine büyük saygı göstererek “Yüce Üstat (Pir)” unvanını vermiştir.

Kurucunun felsefi/dini altyapısı incelendiğinde Hinduizm, Budizm, Hristiyanlık ve Yahudi mistisizmi gibi farklı geleneklerden beslenen senkretik bir yapı görülür. Nitekim Choa Kok Sui’nin kaleme aldığı eserlerin bazıları “Hinduizm’in İçsel Öğretileri”, “Budizm’in İçsel Öğretileri”, “İsa’nın Dua Öğretileri Üzerine Kabalistik Meditasyonlar” gibi başlıklar taşımaktadır. Bu durum, Pranik Şifa doktrininde çeşitli dinlerin kavram ve ritüellerinin harmanlandığını göstermektedir. Örneğin, bir yandan Hint öğretilerinden prana (yaşam enerjisi), çakra (enerji merkezi) kavramlarını alırken; diğer yandan Hristiyan kültüründen Rabbin Duası üzerine meditasyon veya Mesih’in yeryüzüne dönmesi gibi temaları da içselleştirmektedir.

Pranik Şifa uygulamalarının bu çok kaynaklı yapısı, İslam inancıyla uyuşmayan unsurların sisteme girmesine zemin hazırlamıştır. Choa Kok Sui, öğretilerini her dine hitap edebilecek şekilde tasarladığını övünçle belirtir; nitekim aynı meditasyonun bir versiyonunu Hindu/Budist çevreler için “OM” mantrasıyla, bir diğer versiyonunu da Müslümanlar için “Âmin” zikirleriyle sunacak kadar yöntemini uyarlamıştır. Ancak dinlerin temel inanç farklılıkları göz önüne alındığında, bu yaklaşım aslında hak ile batılı bir potada eritme çabasıdır. Kurucunun niyeti her ne kadar insanlığı birleştirmek ve evrensel bir yöntem oluşturmak olsa da, İslam açısından bakıldığında bu yöntem içerisinde şirk, bid’at ve hurafe kategorisine giren pek çok unsur barındırmaktadır.

Şirk Unsurları ve Şirk Tehlikesi

İslam dininde şirk, Allah’a ortak koşmak; O’na has olan kudret ve sıfatları başkasına atfetmek veya Allah’tan başkasına ilahlık düzeyinde sığınmak anlamına gelir. Maalesef Pranik Şifa uygulamalarında, bilerek veya bilmeyerek, bu tanıma uyan çeşitli uygulamalar bulunmaktadır.

Seans Başlangıç Duaları ve İlahî Yardım Talepleri: Pranik Şifa eğitimlerinde, seanslara başlamadan önce yapılan niyet ve dualar dikkat çekicidir. Bizzat bu eğitimi almış bir kişinin ifadelerine göre, dersin başında “Allah’a, Tanrı’ya, evrene – yani kısacası her neye inanıyorsak ona – minnettarlığımızı sunan ve lütuf dileyen kısa bir dua ile başlamamız” öğretilmiştir. Nitekim pranik şifacılara ait dokümanlarda da şifa öncesinde şu tarz dualar yer alır:

“Yüce Tanrım, kutsamaların için şükürler olsun! … Ruhsal öğretmenlerim, kutsal melekler, ruhsal rehberler ve tüm büyüklere: Kutsamalarınız için şükürler olsun! … Rehberliğiniz, yardımınız ve koruyuculuğunuz için teşekkür ediyorum.”

Görüldüğü gibi bu sözde dua metinlerinde Allah (Tanrı) ile birlikte melekler, ruhani rehberler, üstatlar, azizler gibi varlıklara da seslenilmekte, onlardan yardım ve himmet talep edilmektedir. Hatta devamında şifacıların, başmelekler ve “şifa elçileri” denilen manevi varlıklardan da ilahî şifa ve rehberlik talep edebileceği belirtilmektedir. Oysa duanın muhatabı sadece Allah olmalıdır. Dua, İslam’da bir ibadet sayılır ve yalnızca tek olan Allah’a yapılır; aracısız şekilde yalnız O’ndan yardım dilenir. Nitekim Kur’an’da Fâtiha Suresi’nde “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen’den yardım dileriz” buyrulmuştur. Bu nedenle, duada Allah’tan başkalarına yönelmek, manevi yardım için meleklere veya hayali rehberlere seslenmek apaçık şirk unsurudur. İlgili kayıtlarda geçen bu dualar “başından sonuna kadar Allah’a eş ve ortaklar koşulan, okuyanın küfre düşeceği sapkın ifadelerle dolu bir dua” şeklinde değerlendirilmiştir. Gerçekten de “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur” diyen Kur’an ayeti, şifanın yalnız Allah’tan geldiğini vurgular. Halbuki pranik şifa dualarında şifa verecek meleklerden, rehberlerden medet umulmakta; böylece şifa konusunda Allah’a ortak koşulmaktadır.

Burada bazen şöyle bir savunma yapılabiliyor: “Biz Allah’ın yanısıra meleklere vs. tapmıyoruz, sadece onları vesile ediyoruz.” Oysa bu durum da tehlikelidir; zira dua bir ibadet eylemidir ve ibadette aracı kurumu yoktur. Ayrıca meleklere veya ruhlara seslenip onlardan yardım beklemek, gaybî güçleri onlara atfetmek anlamına gelir ki bu da Allah’ın kudretine ortak koşmaktır. Evren (kâinat) kavramı da bu bağlamda suistimal edilmektedir: Şifacılar sık sık “Evrene enerji gönderme, Evren’den isteme” gibi ifadeler kullanır. Hatta bir pranik şifa paylaşımında “Seans sırasında evrenin müthiş zekâsının karar verdiği şekilde bir şifa meydana gelir” denilerek iyileştirici iradenin Allah yerine belirsiz bir “evren” kavramına yüklenildiği görülmektedir. Bu anlayış, modern bir putperestlik türüdür denilebilir. Zira Evren, sanki bilinçli ve ilahî bir güçmüş gibi yüceltilmekte, “şifa veren, karar veren üstün akıl” olarak zikredilmektedir. Oysa gerçekte evren dediğimiz şey, içindeki varlıklarla birlikte Allah’ın yarattığı ve kontrolündeki bir mekândır; bizatihi ilahî bir iradesi veya enerjiyi yönetme kudreti yoktur. Evrene dua etmek, ondan medet ummak, tıpkı güneşe, aya tapınmak gibi manasız ve tehlikeli bir sapmadır. Kur’an, müşriklerin bile zor durumda kaldığında sadece Allah’a yalvardığını, rahata erince yine ortak koşmaya döndüklerini bildirir. Allah’tan gayrısına dua etmek ise insanı şeytanın maskarası haline getirir.

Kısacası, Pranik Şifa’daki bu tür dua ritüelleri, İslam’da titizlikle kaçınmamız gereken şirk fiillerini barındırmaktadır. İslam’a göre kul ile Rabb’i arasında doğrudan bir bağ vardır; araya ne bir ruhani rehber ne de “evren” gibi soyut kavramlar koymak caiz değildir. “Dua müminin silahıdır” ve “Allah dua edenin sesine icabet eder” prensipleri gereği, ihtiyaçlarımız için sadece Allah’a yönelmeliyiz. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.), “Dua ibadetin özüdür” buyurarak saf bir tevhit inancıyla sadece Allah’tan yardım dilememiz gerektiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla, pranik şifacılıkta görülen Allah’tan başkasına yakarma uygulamaları, İslam nazarında kesinlikle kabul edilemez.

Meleklerle Çalışma ve Şifa Meleği İnancı: Pranik Şifa öğretilerinde, her hastaya bir “şifa meleği” atandığı ve şifacının da seans öncesi Cebrail gibi baş melekleri yardıma çağırabileceği öğütlenmektedir. Bu yaklaşım da İslam’daki melek inancını suistimal etmektedir. Melekler Yüce Allah’ın emrinde görevli nuranî varlıklardır; kendi başlarına insanlara şifa dağıtmaz veya bir şifacının komutlarına amade olmazlar. Kur’an’da meleklerin Allah’ın izni olmadan kimseye yardım etmeyeceği bildirilmiştir. Hele ki “şu hastama bir melek tahsis ediyorum” gibi iddialar, gaybı bilme ve taksim etme iddiası taşıdığı için küstahlıktır. İslam’da hiçbir insan, kendi otoritesiyle bir meleğe iş yaptıramaz. Bu tür iddialar, kişiyi farkında olmadan cinlerle irtibat kurmaya bile götürebilir. Nitekim uygulayıcıların bahsettiği “ruhsal rehber”ler gerçekte cinni şeytanlar olup, bu işlerle uğraşan kimselerin şirk amellerinin neticesinde manevi koruma kalkar ve kişi şeytanî güçlerin oyun alanı haline gelebilir. Bu açıdan da değerlendirildiğinde pranik şifa seansları büyük bir ruhani risk barındırmaktadır.

Bid’at Uygulamaları (İslam’da Olmayan Ritüeller)

Bid’at, dinin aslında olmadığı halde sonradan dîne sokulan adet ve ibadetlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Her kim bizim dinimizde ondan olmayan bir şey ihdas ederse, o reddolunur” buyurarak İslam’a sonradan eklemeler yapmayı yasaklamıştır. Pranik Şifa sisteminde ise, İslâm’da kesinlikle bulunmayan pek çok ritüel ve teknik mevcuttur. Bu uygulamalar, bir kısım insanlar tarafından ruhsal fayda sağladığı zannedilerek yapılmakta, ancak dînî bakımdan temelsiz oldukları için bid’at kapsamına girmektedir. Aşağıda bunların başlıca örnekleri ele alınmıştır:

İkiz Kalpler Meditasyonu: Master Choa Kok Sui’nin geliştirdiği en popüler pranik şifa tekniklerinden biri Twin Hearts Meditation yani İkiz Kalpler Meditasyonu adını taşır. Bu meditasyonda katılımcılar kalp ve taç çakralarını (iki kalp) aktive ettiklerini varsayarak, evrene sevgi ve huzur enerjisi gönderdiklerini hayal ederler. Hatta her hafta belirli bir saatte pranik şifa uygulayıcıları toplanıp topluca bu meditasyonu yapmakta; “dünyaya sevgi enerjileri göndererek dünya barışına ve sorunların çözümüne katkı sağladıklarına” inanmaktadırlar. Görünüşte çok güzel niyetlerle yapılan bu uygulama, maalesef İslami açıdan temelsiz ve sakıncalıdır. Zira İslam, meditasyon yoluyla kainata enerji yayma gibi bir ibadet şekli içermez. Kalplere huzurun gelmesi için İslam’ın öğrettiği yöntem, Allah’ı zikretmek ve O’na dua etmektir: Kur’an-ı Kerim’de “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur” buyurularak hakiki manevi sükûnetin yolu gösterilmiştir. Oysa İkiz Kalpler Meditasyonu gibi pratikler, kaynağı Hindu-Budist inançlar olan yabancı ritüellerdir. Nitekim meditasyon ve yoga, esasen bu dinlerin bir parçasıdır ve amacı da kişinin kendi içine yönelerek bireysel huzuru yakalamasıdır. İslâm’da ise fertlerin manevi gelişimi ve nefis terbiyesi için namaz, oruç, zikir, itikâf gibi ibadetler zaten emredilmiştir. Müslümanın bunlar dururken başka yollar araması gerekmez. Meditasyon yaparak transa geçmek, evrene enerji yollamak gibi uygulamalar, İslam’ın ihdas etmediği ve maneviyat adına bir getirisi olmayan boş uğraşlardır. Kişiye belki kısa süreli bir rahatlama hissi verse de, duanın yerini tutmaz. Üstelik bu tür meditasyonlar sırasında kullanılan bazı mantra ve görselleştirmeler, farkında olmadan kişiyi şirk veya batıl inançlara sürükleyebilir (örneğin “En merhametli anne” diye anılan hayali figürlere bağlanmak gibi sapkın telkinler bazı new-age meditasyonlarda görülmüştür). Sonuç olarak, İkiz Kalpler gibi meditasyonlar bid’at kapsamındadır ve bir müminin ihtiyacı olan manevî huzuru sağlaması bir yana, onu zikrullahtan alıkoyarak gaflete bile düşürebilir.

Tuzlu Su ile Yıkanma ve Diğer Ritüeller: Pranik Şifa’da dikkat çeken bir diğer yenilikçi uygulama, seans öncesi ya da sonrası tuzlu suyla arınma ritüelidir. Eğitimlerde, enerji çalışması öncesinde ellerin tuzlu su dolu bir kaba sokularak veya seans sonunda baştan aşağı tuzlu suyla ovunarak negatif enerjiden arınılacağı öğretilmektedir. Hatta öğrenciler, enerji verdikten sonra ellerini belirli sayıda sağa-sola sallayıp alkollü veya tuzlu suya doğru silkeleyerek üzerlerindeki kötü enerjiyi atmaya teşvik edilmektedir. Bu amaçla odanın köşelerine tuz koymak, dört bir yana tuz serpmek gibi uygulamalara başvuranlar da vardır.

Oysa tuzla yıkanma veya tuz serpme, İslam’da herhangi bir ibadet veya sünnet değildir. İslâm temizlik konusunda suyu ve abdest/gusül uygulamasını öngörmüştür. Peygamberimiz tuzlu suyla manevi arınma gibi bir yöntem asla tavsiye etmemiştir. Bu nedenle, tuz kullanarak arınma düşüncesi bütünüyle hurafeye dayalı bir bid’attir. Nitekim tarihte bazı kimselerin benzer şekilde tuzlu su veya belirli madenlerle yıkama adetini denediği, fakat büyük İslam alimlerinin bunu doğru bulmadığı rivayet edilmiştir. Örneğin İmam Mâlik, defin sonrası ölünün bedenini demir veya tuz ile ovma geleneğinin sahih bir uygulama olmadığını, böyle şeylerin uygun görülmediğini belirtmiştir. Bu rivayet, İslam geleneğinde tuzla ovalama benzeri ritüellere itibar edilmediğinin bir göstergesidir.

Pranik Şifa’daki tuzla yıkanma ritüelinin kökeni muhtemelen şamanik veya okült inanışlardır. Bir kısım okültizm ekollerinde tuz, negatif varlıkları uzaklaştıran bir madde olarak kabul edilir. Oysa Müslüman, kötü ruhlardan veya nazardan korunmak için tuzlu suya değil, Allah’a sığınır; Ayete’l-Kürsi, Felak-Nas sureleri okur. Salt tuza böyle metafizik bir güç atfetmek hem aklen temelsizdir hem de nazarlık takmak, muska bağlamak gibi dinimizde onaylanmayan davranışlara benzer bir mantık içerir. Allah Resulü (s.a.v.), “Her kim bir muska takarsa Allah’a şirk koşmuştur” buyurarak bu tür nesnelere bağlanan inancı şirk olarak nitelemiştir. Dolayısıyla, tuz ile arınma ritüeli de hem bid’at hem de niyetine göre kişiyi şirke sokabilecek bir hurafedir. Müslüman, manevi temizliği tövbe ve zikirle, fiziksel temizliği de su ile yapar; bunların dışında özel bir “enerji arındırma” ayini yoktur.

Mumlar, Kristaller ve Diğer Batıl Ritüeller: Pranik Şifa ve benzeri enerji uygulamalarında, seans sırasında mum yakmak, adaçayı tütsüsü yapmak, doğal taşlar veya kristaller kullanmak, elleri belirli yönlere doğru hareket ettirmek gibi birçok ritüel daha bulunur. Eğitmenler, bunların her birine çeşitli anlamlar yükleyerek yapmazsak enerjinin çalışmayacağı hissini uyandırırlar. Örneğin bazı renklerde mumların korunmak için yakılması, ortamda negatif enerjiyi emsin diye bir kap su bulundurulması, seans esnasında elleri üç defa sağa döndürüp hayali enerjiyi tuzlu suya “atma” hareketi yapılması gibi tuhaf talimatlar verilir. Esasında bunların tümü birer tılsım ve merasim niteliğindedir. Uygulayıcı, hastanın gözünde “bir şeyler yaptığı” izlenimi vermek adına bu hareketleri adet edinir. Gerçekte ise ne mumu söndürmekle hastalıktan kurtulunur, ne elleri sallayıp tuzlu suya enerji atmakla bilimsel bir etki oluşturulur.

İslam dininde bu tür büyüsel ritüellere yer yoktur. Peygamberimiz zamanında da çeşitli cahiliye adetleri (uğur-uğursuzluk alametleri, tütsüler vs.) vardı; fakat Hz. Peygamber bunların hepsini yasaklamış, yerine tamamen tevhit akidesine uygun uygulamalar getirmiştir. Bir Müslüman için şifa talebiyle yapılacak meşru işler; dua etmek, Kur’an’dan şifa ayetleri okumak, sadaka vermek veya tıbbi tedaviye başvurmaktır. Bunun haricindeki her türlü merasim, enerjisel ritüel vs. bid’at kapsamındadır ve sonuç vermesi beklenmemelidir. Nitekim enerji şifacıları arasında bile zamanla bu ritüellerin çoğunun aslında şart olmadığını fark edenler çıkmakta, “ellerini illa dört köşeye tuz atarak temizlemene gerek yok, bunlar korkuya dayalı törensel uygulamalardır” diyenler bulunmaktadır. Yani batıl uygulamalarla uğraşmak yerine, kişi inancını ve aklını sağlam tutsa zaten netice değişmeyecektir. Her halükarda, dinimize göre “her bid’at bir sapıklıktır” ve bu tip uydurma uygulamalardan uzak durmak gerekir.

Hurafe ve Bilimsel Temelsizlik

Pranik Şifa öğretilerinin bir diğer problemi, pek çok iddia ve tekniğin bilimsel dayanağının olmaması; buna rağmen kesin gerçeklermiş gibi sunulmasıdır. Bu da dini açıdan hurafe olarak nitelendirilebilecek inançların yayılmasına yol açmaktadır. İslam akıl ve bilgi dinidir; hurafelerle mücadele etmeyi emreder. Şimdi pranik şifada karşılaştığımız bazı hurafe niteliğindeki inanışları ele alalım:

Renkli Enerji Gönderme Uygulaması: Pranik Şifa’da hastalıkları iyileştirmek için kullanılan ana yöntemlerden biri, hastanın enerji merkezlerine hayalî renkli enerjiler göndermektir. “İleri Pranik Şifa” tekniklerinde her bir çakraya uygun renkte (kırmızı, mavi, yeşil, mor vb.) prana (yaşam enerjisi) yönlendirilerek sözde dengeleme yapılır. İddia odur ki her rengin farklı bir titreşimi ve şifa etkisi vardır; örneğin yeşil enerji temizler, mavi enerji sakinleştirir, mor enerji bütün çakraları canlandırır gibi açıklamalar getirilir. Hatta seans esnasında danışanın gözünü kapatıp hangi rengi “gördüğüne” bakılarak teşhis konulduğu bile olur; mesela danışan mor renkte ışık gördüyse şu çakrası iyileşiyor diye yorumlar yapılır.

Ne var ki bu renk terapisi iddialarının bilimsel hiçbir karşılığı yoktur. Modern tıp veya psikoloji literatüründe, bir insana uzaktan “renkli enerji yollayarak” tümörün küçültüldüğü ya da organın iyileştiği görülmüş bir şey değildir. Elbette renklerin insan psikolojisi üzerinde sınırlı bazı etkileri olabileceği kabul edilir (örneğin mavi ışığın sakinleştirici etkisi gibi); ancak pranik şifacıların kastettiği şekilde, gözle görünmeyen bir renkli ışın demetini düşünce gücüyle bir bedene iletip fizyolojik değişim oluşturmak tamamen hayal ürünüdür. Nitekim pranik şifa eğitimlerinde öğretilen, “yeni enerji yüklerken renkleri hayal edin, ellerinizi o renkte ışık çıktığını düşünerek hastaya doğru çevirin” gibi talimatlar tamamen subjektiftir. Bir uygulayıcı yeşil rengi “yüklediğini” zannederken bir diğerinin kırmızı hayal etmesi mümkündür; ortada objektif bir ölçüt yoktur. Dolayısıyla bu, etkinliği ispatlanmamış bir hurafe niteliği taşır.

Pranik şifacıların dilindeki “enerji, frekans, titreşim” gibi kelimeler ilk bakışta bilimsel çağrışımlar yapsa da, özünde falsifikasyona kapalı iddialardır. Yani bu iddiaları sınayacak deneysel yöntemler geliştirmek mümkün olmadığı gibi, çok sayıda kontrollü bilimsel çalışma da bu tür yöntemlerin plasebo etkisini aşan bir yararını göstermemiştir. Nitekim enerji şifası ekollerinin anlatıları çoğu zaman “inanca ve kabule dayalı”dır, kendileri de bunun bilimsel bir temeli olmadığını dolaylı biçimde itiraf ederler. Örneğin bir meditasyon metninde geçen “buradaki anlatımlar bir inanç meselesidir, bilimsel herhangi bir karşılığı yoktur” ifadesi, aslında ortada bir kuruntu olduğunu bizatihi ortaya koymaktadır.

İslam, doğrulanamayan ve akla aykırı inançların peşine düşmeyi meneder. Peygamberimiz (s.a.v.), hurafelerle amel edenleri uyarmış ve mesela uğursuzluğa inanarak işini terk eden kimsenin şirk koşmuş olacağını bildirmiştir. Çünkü bu, Allah’ın koyduğu kader yasalarını bırakıp batıl bir inanca tâbi olmaktır. Renkli enerji gönderme gibi hurafeler de benzer şekilde kişiyi Allah’ın şifa kudretinden uzaklaştırıp, hayalî güçlere bel bağlamaya iter. Bir mümin, şifayı ne kendi “frekansını yükseltme” çabasıyla ne de “evrenden enerji sipariş ederek” aramalıdır; şifayı verecek olan ancak Allah’tır. Hekime gidip tedavi olmak da sünnete uygun bir yoldur; çünkü Peygamberimiz “Allah, yarattığı her derdin devasını da yaratmıştır” buyurarak tıbbi tedaviyi teşvik etmiştir. Fakat ortada rasyonel bir tedavi yöntemi yoksa, sadece sözde enerji göndermekle hastalık iyileşecek diye beklemek beyhude bir uğraştır.

Çakra, Aura ve Enerji Alanı İnanışı: Pranik Şifa’nın temel kavramlarından olan çakra sistemi ve insan enerji bedeni (aura) kavramı da bilimsel olarak doğrulanmamış, dinimizde yeri olmayan inanışlardır. Hint dinlerine dayanan bu öğretiye göre insan vücudunda yedi temel enerji merkezi (çakra) bulunur ve kişinin sağlığı bu çakraların dengede olmasına bağlıdır. Pranik şifa ise çakra sayısını 11 olarak kabul eder. Oysa modern anatomi veya fizyoloji biliminde “çakra” diye bir organ ya da merkez yoktur. Bu kavram tamamen metafizik bir kabulden ibarettir. Bazı şifacılar çakraları bedendeki endokrin bezlerle ilişkilendirerek bilimsellik izlenimi vermeye çalışmışsa da, bu iddialar deneysel olarak desteklenmemiştir. Benzer şekilde aura denilen ve insanı çevrelediğine inanılan enerji alanı da fotoğrafla görüntülenebilir bir gerçeklik gibi sunulur. Hâlbuki bunun da kirlian fotoğrafçılığı gibi tartışmalı yöntemler dışında objektif kanıtı yoktur; büyük oranda yanılsama ve yorumlamaya açık bir alandır. Şifacılar, hastalarının aura renklerini veya çakra görünümlerini “okuduklarını” iddia ederek onlara metafizik durum raporları verirler. Örneğin “auranızda siyah lekeler var, nazar enerjisi bu” veya “solar pleksus çakranızda tıkanma olmuş, travmanız bundan” gibi ifadeler kullanırlar. Bu tür beyanlar bilimsel olmamakla birlikte manevi açıdan da sakıncalıdır: Gaybdan haber vermek anlamına gelir ki gaybı yalnız Allah bilir. Kur’an, “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez” diyerek bu gerçeği beyan eder. Dolayısıyla, çakra-aura okuması adı altında insanların geçmişi veya geleceği hakkında yorum yapmak, onlara sözde enerji teşhisleri koymak hem aldatıcı hem de dini bakımdan gayb bilgisi iddiası olduğu için günahtır.

Unutulmamalıdır ki, hurafe sadece cahil halkın nazar boncuğu takması, fal açması, türbeden medet umması gibi basit şekillerde karşımıza çıkmaz. Yeni çağ (New Age) akımlarında da çok karmaşık görünen, bilim kisvesine bürünen hurafeler vardır. Pranik Şifa ve türevi ekoller, tam da bu tarz hurafeleri psödobilimsel(sözde bilim) jargonla sunarak yaymaktadır. Enerji, quantum, frekans, spiritüel rehber, kozmik bilinç gibi kelimeler aslında derinlemesine incelendiğinde ya hiçbir bilimsel tanımı olmayan ya da bağlam dışı kullanılarak insanları etkilemeye yönelik sözcüklerdir. Bu yüzden, bir pratiğin isminde “enerji” geçiyor diye onu bilimsel sanmamak gerekir. İslam, hurafeyi kesin bir dille reddeder ve aklımızı kullanmamızı öğütler. Aksi halde insan, ölçüsüz bir inanırlılıkla her duyduğunu gerçek sanar ve sahte ümit tacirlerinin elinde oyuncak olur.

Sonuç ve Değerlendirme

Yukarıdaki incelemeler ışığında açıkça görülmüştür ki Pranik Şifa ve benzeri enerji terapileri, İslam’ın temel inanç ve ibadet esaslarıyla uyuşmamaktadır. İçerdiği şirk unsurları (Allah’tan başkasına yönelme, O’na ortak koşma anlamına gelen dualar), dinî dayanağı olmayan bid’at ritüelleri ve akla/ilme aykırı hurafeler nedeniyle bu uygulamalar bir mümin için büyük tehlike arz eder.

Pranik Şifa, bazı hastalık belirtilerini hafifletiyor gibi görünse bile bu başarı, Allah’ın izni ve takdiri dışında gerçekleşmez. Kişi şifa bulduğunu düşünse bile, eğer bu yolda itikadî tavizler verdiyse aslında manevi hayatında ciddi yaralar almış demektir. Allah Teâlâ, imtihan gereği yanlış yollara sapanlara dünyada geçici bazı başarılar verebilir; bu, onların sınanması içindir. Nitekim büyücüler veya inançsız şifacılar da bazen bazı vakalarda başarılı sonuç alabilir – bu durum onların hak yolda olduğunu göstermez. Aynı şekilde pranik şifacının sağalttığı iddia edilen hastalar olması, yönteminin meşruiyetine delil olamaz. Mümin, “şifa Allah’tandır” bilinciyle hareket etmeli ve haram veya şirke bulaşmış yöntemlere tenezzül etmemelidir. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Allah her hastalığın şifasını yaratmıştır, öyleyse tedavi olun fakat haram ile tedavi aramayın” (Ebû Dâvûd, Tıbb 11) buyurmuştur. Şirk ve batıl inançlar ise en büyük haramlardandır; dolayısıyla bunlara dayalı bir “manevi tedavi” yöntemi Müslüman için asla seçenek olamaz.

Öte yandan, günümüzde bu tür alternatif uygulamalar, cazip sloganlarla toplumumuza girmektedir. “Kişisel gelişim”, “pozitif enerji”, “evrene mesaj yolla” gibi kavramlar bilinçsizce benimsendiğinde, özünde tevhid inancını zedeleyen bir düşünce yapısı oluşuyor. İnsanın kendi kendine güç atfetmesi veya Allah’ı devreden çıkarıp “evren” gibi muğlak kavramlara bel bağlaması, farkında olmadan imani bir aşınmaya yol açıyor. Bu nedenle müminler olarak son derece uyanık olmalıyız. İslam’ın açıkça ortaya koyduğu şifa prensiplerine (dua, şükür, sabır, tıbbi tedavi vb.) yönelip, kaynağı belirsiz ruhani metotlardan uzak durmalıyız.

Sonuç itibariyle, Pranik Şifa uygulamalarının bir müslümanın hayatında yeri olamaz. İçinde barındırdığı şirk dolayısıyla tevhid akidesine aykırı; bid’at dolayısıyla Sünnet-i Seniyye’ye aykırı; hurafe dolayısıyla da akıl ve ilmî gerçeklere aykırıdır. Bu üç sacayağı, dinimizde sakınmamız gereken hususların özeti gibidir. Rabbimiz bizlere “Hak gelince bâtıl zail olur” (İsra 17/81) buyurmuştur. Mümin, hakkı yani Kur’an ve sahih sünneti rehber edindiğinde, bâtıl yollar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Şifa arayışında en güvenilir yol, hem maddi tedbirlere sarılmak hem de manevi olarak Allah’a sığınıp O’ndan şifa dilemektir. Unutulmamalıdır ki şifayı veren yalnızca Allah’tır; O dilemedikçe ne enerji ne de evren insana zerrece fayda sağlayabilir.

 

Herhangi bir şey arayın...