Özetle:

1.        Reenkarnasyon İnancı: Regresyon terapisi çoğunlukla geçmiş yaşamları (reenkarnasyonu) konu alır. İslam’a göre ölümden sonra ruhun dünyaya tekrar gelmesi mümkün değildir ve bu inanç bâtıl kabul edilir. Kur’an, ölen kişinin “geriye döndürülmeyi” talep edeceğini fakat önünde kıyamete dek aşılamaz bir berzah (engel) bulunduğunu bildirerek reenkarnasyonu açıkça reddeder (Mü’minûn, 99-100). Dolayısıyla, regresyon terapisi kapsamında telkin edilen çoklu dünyevi yaşam fikri İslam’ın tevhidî ahiret inancıyla bağdaşmaz.

2.        Ruhani Varlıklarla İletişim: Bazı regresyon ve yeni çağ uygulamalarında, seanslarda “rehber ruhlar”, melekler veya ruhani varlıklardan yardım talep edilmesi öğretilir. İslam’a göre ise melekler ve ruhlar, Allah’ın izni olmadan dileklerimizi yerine getiremez; onlara direkt çağrıda bulunmak veya görünmez varlıklardan medet ummak şirk kapsamına girer. Peygamberimiz, ihtiyaç anında sadece Allah’a yönelinmesini emretmiştir. Melekleri aracı kılarak şifa aramak İslam’da yer almayan bir pratiktir. Bu tür ruhlarla irtibat iddiaları, farkında olmadan cinni şeytanlara davetiye çıkarır ve ciddi inanç sapmalarına yol açabilir.

3.        Dini Terim ve Kavramların Saptırılması: Regresyon terapisi söyleminde sıkça “enerjiler”, “evrenin aynası” veya “ruhlar âlemindeki anlaşmalar” gibi mistik kavramlar geçer. Örneğin “Evren bizim aynamızdır, hayatımıza benzer durumları çekeriz” ifadesi, kader ve ilahî irade kavramlarını göz ardı eden, bilimsel temeli olmayan bir önermedir. İslam’da hayatımızdaki imtihanlar ve sonuçlar, evrenin mistik bir yansıması değil, Allah’ın takdiri ve kulun fiilleri neticesidir. Yine “geçmiş yaşam kontratları” gibi iddialar da İslam’ın ruhlar âlemine dair öğretilerini çarpıtmaktadır: Kur’an’a göre ruhlar dünya öncesi âlemde sadece Allah’a kulluk sözü vermiştir (A’râf 7:172), bunun dışında aralarında karmalık anlaşmalar yaptığı fikri hurafeden ibarettir.

4.        Bilimsel ve Psikolojik Sakıncalar: Regresyon terapisinin doğruluğu bilimsel açıdan kanıtlanmamıştır ve ciddi riskler barındırır. Amerikan Psikiyatri/Psikoloji Dernekleri, “geçmiş yaşam terapisi” ni bilimsel bir yöntem olarak kabul etmez; birçok uzman bunu psödo-bilim olarak görür. Hipnoz altında ortaya çıkan sahte anılar (konfabulasyon) kişiyi yanıltabilir. Zihin boşlukları doldurarak gerçekte yaşanmamış senaryolar üretebilir ve kişi bunların gerçek olduğuna inanabilir. Bu durum, masum insanlara iftira atma veya kişinin haksız suçluluk hissetmesi gibi tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ayrıca, klinik tecrübesi olmayan kişilerce yapılan regresyon seanslarında danışanın yeniden travmatize olması riski yüksektir. Dolayısıyla, yöntem hem dinî açıdan sakıncalı hurafe inançlar barındırmakta, hem de bilimsel açıdan tartışmalı ve riskli bulunmaktadır.

1. Reenkarnasyon İnancı ve Geçmiş Yaşamlar

Regresyon terapisinin en dikkat çeken yönü, danışanı bazen “geçmiş yaşamlar”ına götürmesidir. Uygulayıcılar, kişinin sorunlarının kökenini bazen önceki enkarnasyonlarında yaşadığı travmalarda arar ve seans sırasında danışan “önceki hayatında” olduğunu iddia edebilir. Nitekim bir regresyon uzmanı, devamlı bu terapiyi uygulayan birinin “bir gün danışanını geçmiş bir yaşamda gezerken bulacağını” söyleyerek, seansların yaklaşık %3’ünde reenkarnasyon tecrübesi yaşandığını belirtir. Bu “geçmiş yaşam terapisi” kavramı, reenkarnasyon inancına dayanır ve halk arasında regresyonla özdeşleşmiş durumdadır.

İslam inancına göre reenkarnasyon kesinlikle reddedilir. Kur’an ve sahih hadislerde, ölümden sonra ruhun bir başka bedende yeniden dünyaya gelmesini ima eden en küçük bir işaret yoktur. Aksine, Kur’an’da ölen kimsenin dünyaya geri dönme talebine “Hayır, asla!” diye karşılık verildiği ve ölü ile dünya arasında tekrar dönüşü engelleyen bir berzah bulunduğu açıkça bildirilir (Mü’minûn 23:99-100). Bu ayet, öldükten sonra ikinci bir şansın mümkün olmadığını kesinleştirir. Yine Ankebût Suresi 57. ayette “Her nefis ölümü tadacaktır, sonra ancak bize döndürüleceksiniz” buyrularak dünya hayatının tek seferlik bir imtihan olduğu vurgulanır. Dolayısıyla reenkarnasyon iddiası, Allah’ın bildirdiği bu ilâhî düzeni inkâr etmek anlamına gelir.

İslam âlimleri reenkarnasyon inancını tarih boyunca küfre düşüren bir sapma olarak nitelemişlerdir. Örneğin mutasavvıf İmam Rabbânî Mektûbât’ında tenâsüh (ruh göçü) fikrinin İslam dışı olduğunu belirtir; yakın dönem alimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen de reenkarnasyonu “hurafeler ve bâtıl itikatlar” arasında sayar. Diyanet İşleri Başkanlığı da fetvasında, ölümden sonra ruhun başka bedende doğması inancının İslam’da yerinin olmadığını, bunun Hint kültürüne dayalı bir batıl inanç olduğunu vurgulamıştır. Sonuç cümlesi nettir: “İslam’a göre ruh göçü inancı batıldır.”

Reenkarnasyona inanmak, İslam’ın ahiret inancını temelden sarsar. Eğer insanın tekamül için defalarca dünyaya gelme şansı varsa, öldükten sonra diriliş, hesap, cennet ve cehennem gibi temel akîde prensipleri anlamsızlaşır. Oysa Kur’an, herkesin bu dünyadaki imtihanıyla ebedî ahiret yurdunu hak edeceğini bildirir. Tekrar dünya hayatı olacağı fikri, ilahî adalet ve sorumluluk dengesini bozan bir iddiadır. Nitekim reenkarnasyona inanan bir kişi “Nasıl olsa yine geleceğim” düşüncesiyle günahlardan kaçınmayı, tevbe ve sığınmayı önemsemeyebilir. Bu, şeytanın insanı dinden uzaklaştırmak için kurduğu bir tuzaktır.

Son olarak, regresyon seanslarında ortaya çıkan “geçmiş yaşam” tecrübelerinin gerçekliği de son derece şüphelidir. İslamî bakışa göre, bir kimsenin önceki bir hayatına dair ayrıntılar anlatması durumunda ortada iki ihtimal vardır: Ya bu anlatılanlar tamamen kişinin hayal ürünüdür, ya da cinni şeytanların bir oyunudur. Parapsikolojik seanslarda insanların hipnoz altında farklı diller konuşması veya daha önce görmediği dönemleri tarif etmesi, onları gerçekten orada yaşamış olmalarından değil, cinlerin telkinlerinden kaynaklanabilir. Cinler uzun ömürleri ve gözlem kabiliyetleri sayesinde o kişinin atalarının veya geçmiş toplumların hayatlarından bazı sahneleri görmüş ve öğrenmiş olabilir. Trans halindeki kişiye bu görüntüleri fısıldadıklarında, kişi kendi ruhunun geçmişte yaşadığı vehmine kapılır. Bu yolla reenkarnasyon yalanı insanlara “kanıtlanmış” gibi gösterilir ve ahiret inancının zedelenmesi amaçlanır. İslam bu tür medyumluk/cin aracılığıyla gaybdan haber verme girişimlerini kesin olarak yasaklar; Peygamber Efendimiz, böyle kimselere inananın Kur’an’ı inkâr etmiş olacağını bildirmiştir (Ebû Dâvud, “Tıb” 3904).

Özetle, regresyon terapisinin dayandığı reenkarnasyon fikri İslam akidesine tamamen terstir. Bir Müslüman, dünya hayatının tek fırsat olduğunu ve ölümün ardından başka bedenlerle değil ancak Allah’ın huzurunda dirilerek hesap vereceğini bilir. Çoklu yaşamlar konsepti hurafedir; ruh göçü inancı, Tevhid inancının altını oyan ve şirk riski taşıyan bâtıl bir anlayıştır. Müminler, “enerji çalışması” adı altında reenkarnasyon telkin eden bu tür yöntemlerden uzak durmalıdır.

2. Melekler, Ruhlar ve Gizemli Varlıklarla İletişim

Bir kısım alternatif terapi ve spritüalizm uygulamaları, seanslar esnasında manevi varlıkların yardımını çağırma pratiğini içermektedir. “Rehber ruhlar”la bağlantıya geçmek, “koruyucu melek”lerden destek istemek veya seansı güya “ışık varlıkları” ile çevrelemek gibi ritüeller, New Age çevrelerinde yaygındır. Bazı regresyon terapistlerinin de özellikle “ruhsal şifa” alanında bu tür yöntemlere başvurduğu görülmektedir. Örneğin JASS adlı bir teknik, her seansın başında “Meleklerin, rehberlerin ve üstatların burada bulunmasını ve yardımını talep ediyorum” diyerek görünmez varlıkları davet etmeyi öğretir. Negatif enerjilerden arınma aşamalarında ise doğrudan doğruya Başmelek Mikâil’den yardım istenir; onun kişinin üzerindeki bağları kesip negatif varlığı “ışığa götürmesi” beklenir. Bu uygulamada meleklerden adeta komut verircesine doğaüstü tasarruf talep edildiği açıktır.

Halk arasında da regresyon konusunda benzer endişeler mevcuttur. Nitekim bir televizyon söyleşisinde, “Hipnoz sırasında insanın cinlerle iletişime geçmesi veya içine kötü bir ruh girmesi mümkün mü?” şeklinde bir soru yöneltilmiş, konuşmacı terapist de “Bizim varlıklarla falan işimiz yok, o tarafa gitmiyoruz” diyerek kendini savunmak zorunda kalmıştır. Bu beyan, regresyonun metafizik tehlikeler barındırdığı algısının ne kadar yaygın olduğuna işaret eder. Yine bazı regresyon seans videolarında danışanların trans halinde farklı bir ses tonuyla konuştuğu, hatta bazen “bedenine başka bir ruhun geldiğini” iddia ettiği vakalar gözlemlenmiştir. Bu durumlar, ruh çağırma veya medyumluk şüphesini uyandırmaktadır.

İslam’a göre, gayb âlemiyle iletişim kurmak son derece tehlikeli ve yasaktır. Melekler, cinler veya ruhlar gibi varlıklardan doğrudan yardım dilemeyi dinimiz kesin bir dille reddeder. Zira bir Müslüman, duasını ve isteğini yalnız Allah’a arz eder; şifa verecek, sıkıntıyı giderecek kudret yalnız O’ndadır. Kur’an, “Mescitler Allah’ındır; o halde Allah ile birlikte hiç kimseye yalvarmayın” buyurur (Cin 72:18). Bu ayet, görünmez dahi olsa herhangi bir varlığa yakarışta bulunmanın tevhid inancını zedeleyeceğini gösterir. Allah, ibadette şirk koşulmasını affetmeyeceğini bildirmiştir (Nisâ 4:48)[46]. Dolayısıyla, iyi niyetle bile olsa bir melekten medet ummak veya bir ruhsal rehbere seslenmek, Allah’tan başkasına çağrı yapmak anlamına gelir ve gizli şirk kategorisinde büyük vebal taşır.

Nitekim İslam tarihinde hiçbir peygamber, veli veya âlim, derdine çare için Cebrâil’e ya da başka meleklere dua etmemiş; doğrudan Allah’a yönelerek O’ndan şifa istemiştir. Meleklere veya ruhlara yakarma geleneği daha çok eski cahiliye inançlarında ve modern New Age akımlarında görülür. Örneğin Mekke müşrikleri melekleri “Allah’ın kızları” sayıp tapınıyorlardı; gerçekte ise melek diye çağırdıkları cinlerdi ve bu bâtıl inançları onları helaka sürükledi.

Gerçekten de günümüzde meleklerle konuştuğunu zanneden birçok medyum ve “enerji şifacısı”, büyük ihtimalle ya kendi hayal gücüyle konuşmakta ya da ona melek rolü yapan cinni şeytanların oyuncağı olmaktadır. İslam inancına göre normal insanlar için meleklerle bilinçli iletişim kurmak mümkün değildir; bu yalnız peygamberlere has bir lütuftur. Hal böyleyken, bir terapistin seans esnasında “Başmelek Mikail lütfen şimdi gelsin ve bu karanlık enerjiyi bizden uzaklaştırsın” demesi aslında ya boşlukta yankılanan bir temenniden ibarettir, ya da kötü niyetli bir cinni şeytana açık davetiye çıkarmaktadır. Zira o an gerçekten doğaüstü bir müdahale yaşanıyorsa, bu Mikâil (a.s.) değil, büyük ihtimalle rol yapan bir şeytan olacaktır. Cinler, insanların zaaflarını kullanmak ve onları sapkın inançlara sürüklemek isterler. “Melek” kılığında görünerek iyi niyetli kişileri kandırmaları da tarihte görülen olaylardandır[53].

Bu noktada regresyon gibi terapilerde dua ritüellerine benzeyen uygulamalar yapmak da ayrı bir problemdir. Mesela JASS yöntemi, seans sonunda “Var olan her şeyin Yaratıcısı, Bozulmaz Anne-Baba Tanrı’ya, tüm Meleklere, Rehberlere ve Üstatlara teşekkür ederim” şeklinde bir cümle kurdurur. Burada Yaratıcı, dişil ve eril prensiplerin birleşimi bir “Anne-Baba Tanrı” olarak anılmakta, melek ve rehberlere de sanki ilahî güçler gibi şükran sunulmaktadır. Bu ifade hem teslis benzeri bir algı yaratarak Allah’ın birliğini gölgeler, hem de O’ndan başkasına minnettarlık duymayı telkin eder ki bu da tevhid inancıyla bağdaşmaz. Bir mümin şifayı ne meleklere borçludur ne de kurgusal “evren enerjilerine” – her nimet ve şifa Allah’tandır.

Özetlemek gerekirse, regresyon terapisi bağlamında olsun veya olmasın, görünmez varlıklara çağrıda bulunmak İslam’da yasaktır. Eğer bir terapist “ruhsal rehberlerden mesaj almak” gibi iddialarla çalışıyorsa, bu kişi farkında olmadan danışanını hem akidevi bir riske atıyor hem de metafizik âleme açık kapı bırakarak cin müdahalesine zemin hazırlıyor demektir. Müslüman’ın ruhsal yardım ararken yöntemi duadır, şifayı verecek olan da yalnızca Allah’tır. Cinlere veya ruhlara bel bağlamak bir mümini korumasız ve tehlikelere açık hale getirir. Allah Resulü (s.a.v.), “Her kim bir kâhine (gayb habercisine) gidip söylediklerine inanırsa, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur” buyurmuştur (Ebû Dâvud, “Tıb” 3904). Bu uyarı ışığında, hipnoz altında gaybî bilgiler aldığını sanmak veya şifa umuduyla meçhul ruhlara seslenmek müminin sakınması gereken durumlardır. İyileşme arayışında meşru Kur’an okuma gibi yöntemler varken, şüpheli spiritüel pratiklere yönelmek hem iman hem sağlık için ciddi riskler taşır.

3. Mistik Söylemler ve Saptırılmış Dini İfadeler

Regresyon terapisi ve benzeri alternatif spritüel akımlar, kendilerini ifade ederken zaman zaman dini terminolojiye benzeyen veya bilimsel görünümlü mistik kavramlar kullanırlar. Bu kavramlar, yüzeyde manevi bir hava verse de içerdikleri anlamlar İslam’ın öğretilerinden sapmış ya da temelsiz olabilir. Bu başlık altında, sıkça rastlanan bazı söylemleri ve neden İslam’la çeliştiklerini inceleyeceğiz.

a) “Evren bizim aynamızdır” söylemi: Bir regresyon terapisti, danışanının hayatında sürekli tekrar eden sorunları açıklarken “Evren aslında bizim bir aynamız; bizde olanı bize yansıtır” ifadesini kullanmıştır. Bu söylem, popüler “çekim yasası” (law of attraction) inanışını yansıtır. Yani kişiye göre, eğer hayatımızda benzer olumsuzluklar sürekli yaşanıyorsa bunun sebebi evrenin, bizim içimizdeki enerjiyi geri yansıtmasıdır. Örneğin, sürekli aldatılan birinin bilinçdışında bunu “çektiği”; maddi sıkıntı yaşayanın evrene fakirlik enerjisi yaydığı için fakirliği üzerine çektiği iddia edilir.

İslam’a göre ise kâinat, ilahî düzenin bir parçasıdır ve tek başına bilinçli bir fail değildir. Müsbet anlamda “ayna” benzetmesi ancak tefekkür amacıyla kullanılır: Mümin, evrene bakıp Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini görür. Fakat “evren bana cevap veriyor, benim düşüncelerime göre olayları şekillendiriyor” demek, özünde yaratıcı kudreti evrene atfetmek gibi riskli bir yaklaşımdır. Bir Müslüman, yaşadığı imtihanların kendi hataları veya Allah’ın takdiri ile olduğunu bilir: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin kazandığı (günahlar) yüzündendir” (Şûrâ 42:30) buyurulur. Ayrıca Allah, kulunu bazen imtihan için sıkıntıyla, bazen lütuf olarak nimetle de deneyebilir. Tüm bunlar İlâhî hikmete bağlıdır, yoksa “kainatın otomatik bir geri bildirim sistemi” değildir. Herhangi bir olayı “evrensel enerjiler”le açıklamaya çalışmak, gaybî konularda asılsız bir iddiadır (hurafe). Zira kimse kainatın sırlarını tamamen çözmüş değildir; bu tip iddialar bilimsel deneyle de doğrulanamaz. Aksine, psikolojide sürekli aynı tür yanlış partneri seçen birinin bunu çocukluk travmaları veya düşük özgüven gibi açıklanabilir içsel sebeplerle yaptığı izah edilir – “evrenin cevabı” ile değil. Sonuçta, “Evren bana bunu getirdi” demek yerine bir Müslüman “Allah’ın takdiriyle ve benim yaptığım tercihler sonucu bu başıma geldi” diyerek hem kendini sorumlu görür hem de Rabbine sığınır. Evreni personifleştirip (kişiselleştirip) hayatımızın merkezi yapmak ise tevhid anlayışına uygun değildir; dünya bir imtihan alanıdır, faili mutlak ise yalnız Allah’tır.

b) Ruhlar âlemi ve sözde “kader kontratları”: Bazı yeni çağ inanışlarında, ruhların dünyaya gelmeden önce bir araya gelip “hayat planları” yaptıklarına inanılır. Bu inanca göre, örneğin bir ruh diğerine “Ben bu hayatımda senin eşin olacağım, sana şu dersleri verip acı çektireceğim ki sen tekamül et” gibi anlaşmalar teklif eder. Veya bir grup ruh kolektif olarak “şu karmaları birlikte çözeceğiz” diye sözleşir. Hatta kimileri, dünyada karşılaştığımız herkesle aslında ruhlar âleminde buluşup rolleri paylaştığımızı, iyi-kötü deneyimleri önceden kurguladığımızı iddia eder. Bazı regresyon seanslarında danışanlar “ruh rehberleri”yle konuşup bu kontratların detaylarını “hatırladıklarını” öne sürerler.

Bu anlatılar, ilk bakışta “kader” mefhumuna benzetilerek meşrulaştırılmaya çalışılabilir, ancak aslında İslam’ın kadere iman anlayışını tahrif eder. İslam’da kader, Allah’ın sonsuz ilmiyle her şeyi bilmesi ve takdir etmesidir; kulların dünyaya gelmeden önce birbirleriyle pazarlık yapıp rol dağıtması değildir. Bir tek ruhlar âleminde, Allah’ın huzurunda verilen söz vardır ki o da az önce değindiğimiz kulluk misakıdır (Elest). Onun dışında bir ruhun diğerine ders vermek üzere anlaşma yaptığı fikri ne Kur’an’da ne hadislerde vardır. Bu tür “kontrat” iddiaları reenkarnasyon inancıyla iç içedir ve kaynağı genellikle medyumların aktarımlarıdır. İslam âlimleri, medyumların ilettiği ruhsal bilgilerin ya uydurma ya da cin kaynaklı olduğunu belirtmişlerdir. Dolayısıyla, “geçmiş yaşam kontratı” gibi kavramlar dinî söylem gibi görünse de içi boştur ve İslam’la alakası yoktur. Aksine bunlara inanmak, sorumluluğu hafiflettiği için nefsin hoşuna gider: “Benim başıma bu kötülük geldiyse, demek ki ben ruhlar âleminde bunu kabul etmişim, kader kontratım bu” diyerek zulme razı olmak veya mücadeleyi bırakmak tehlikesi vardır. Hâlbuki İslam zulme rıza göstermeyi değil, onu düzeltmek için çalışmayı öğütler. Kur’an, “başınıza gelen kötülük kendi yaptıklarınız yüzündendir” derken, bu tip bahanelerle suçu kadere yıkmayı men eder. Özetle, kader planı konusunda İslam’da bilinen tek şey Allah’ın yazdığı kaderdir; kullar buna etki edemez, sadece yaşar ve karşılaştıklarından sorumlu tutulur.

c) Enerji, frekans ve bilinçaltı kavramlarının mistifikasyonu: Regresyon terapistleri seanslarında sıkça “enerjileri serbest bırakmak”, “negatif bağları koparmak”, “farkındalık frekansını yükseltmek” gibi ifadelere yer verir. Aslen psikolojik süreçleri tarif için mecazen kullanılan bu kelimeler, dikkatli olunmazsa insanların zihninde sanki metafizik bir güçten bahsedildiği izlenimi uyandırır. Örneğin “atasal enerjiler” dendiğinde, sanki dedelerimizin ruhlarından gelen görünmez dalgalar bizi yönetiyor sanılabilir. Veya “yüksek benlik rehberliği” denildiğinde, kişinin bedeninde ilahi bir parça var da ona vahiy veriyor zannedilebilir. Bu tür kavramlar İslamî literatürde bulunmadığı gibi, bilimsel terminolojide de net tanımlara sahip değildir – çoğu, yeniçağ akımlarının ödünç aldığı popüler söylemlerdir.

Müslüman bir danışan, böyle belirsiz kavramlarla karşılaştığında temkinli olmalıdır. Zira İslam, insanın içinde ilahi öz veya gizli tanrısal güç bulunduğu iddiasını (vahdet-i vücud anlayışına kayan yaklaşımlar gibi) kabul etmez; insan kuldur ve acizdir, güç ve kudret ancak Allah’tandır. “Enerji” meselesine gelince, elbette insan vücudu biyokimyasal ve elektriksel enerji süreçleriyle çalışır, aura gibi kavramlar ise spekülatiftir. Kur’an’da insan bedeninden çıkan görünmez enerjilere dair bir öğreti yoktur. Bazı insanlar elini değdirip şifa verdiğini iddia eder (bioenerji vs.), ancak bunun kesinliği ispatlanmış değildir ve bu iddiada bulunanların bir kısmı da ruhsal güçleri olduğunu sanırken aslında cinlerden medet umar hale gelebilmektedir. Bu yüzden “negatif enerjileri kesmek için Başmelek Mikail’i çağırmak” gibi uygulamalar, masum birer metafor değil, insanı şirke düşürebilecek gerçek dualar olarak tehlikelidir. Eğer kastedilen şey psikolojik anlamda kötü duygulardan arınmak ise, bunun yolu melek çağırmak değil, Allah’a sığınıp gerekirse uzman yardımı almaktır.

Sonuç olarak bu alt başlıkta saydığımız söylemler gösteriyor ki, bazı regresyon ve türevi terapilerde dini kavramlar bağlamından koparılarak kullanılmaktadır. Bu, ya bilinçli bir mistifikasyon (esrarlı hale getirme) çabasıyla insanların ilgisini çekmek içindir, ya da uygulayıcıların gerçek dini bilgilere vakıf olmamasından kaynaklanır. Müslümanlar, “enerji”, “frekans”, “evren”, “rehber ruh” gibi kelimeler duyduklarında bunları kendi inanç filtresinden geçirmelidir. Eğer bu kavramlar Allah’ın kudreti yerine başka güçler vehmediyor veya İslam’ın açıkça red ettiği (örneğin reenkarnasyon gibi) şeyleri ima ediyorsa, bunların hurafe olduğunu bilip itibar etmemelidir. Unutulmamalıdır ki, İslam’da gayb bilgisinin kaynağı sadece vahiydir. Vahyin bize öğretmediği metafizik detayları bildiğini iddia eden her doktrin, güvenilmez ve saptırıcıdır.

4. Bilimsel Geçerlilik ve Psikolojik Riskler

Regresyon terapisinin İslam’la çelişen yönlerini ele alırken, aynı zamanda yöntemin bilimsel tartışmalara ve zihin sağlığına dair risklerine de değinmek önemlidir. Zira bir uygulama hem dinen sakıncalı hurafeler içerip hem de bilimsel dayanağı zayıfsa, bu onun ne derece tehlikeli olduğunu iki kat ortaya koyar. Bu bölümde, regresyonun modern psikoloji açısından eleştirilerini ve doğurabileceği zararları inceleyeceğiz.

Bilimsel Kabul Görmeme: Regresyon (özellikle geçmiş yaşam terapisi şeklinde) ana akım psikiyatri ve psikoloji camiasında genel kabul gören bir tedavi yöntemi değildir. Amerikan Psikologlar Birliği (APA) ve Amerikan Psikiyatri Birliği literatüründe “past life therapy” bilimsel olarak onaylanmış bir tedavi tekniği olarak bulunmaz. Hatta APA, hipnoz altında geçmiş yaşamların keşfedildiği iddiasını oldukça spekülatif ve desteklenmemiş görür. Birçok klinik psikolog ve psikiyatrist, popülerliğine rağmen regresyon terapisinin sanıldığı kadar etkili veya güvenilir olmadığı görüşündedir. Özellikle geçmiş yaşam regresyonu, bazı çevrelerce sözdebilim (pseudoscience) kategorisinde değerlendirilmektedir. Bunun en büyük nedeni, yöntemle ilgili kontrollü bilimsel çalışmaların yok denecek kadar az olması ve mevcut vakaların başarısının objektif olarak ölçülememesidir. Kısacası, regresyon terapisi savunucularının öne sürdüğü anekdotlara (tekil başarı hikâyelerine) karşın bilim topluluğu henüz bu yöntemi kanıta dayalı bir terapi olarak kabul etmiş değildir.

Sahte Anı (Konfabulasyon) Problemi: Hipnoz ve imgeleme teknikleriyle kişinin geçmişine yönelmek, ciddi bir yanıltıcı hafıza riskini beraberinde getirir. İnsan zihni boşlukları doldurmaya ve gerekirse kurgular üretmeye yatkındır. Hipnoz halindeki bir danışan, terapistin yönlendirmeleri veya kendi beklentileri doğrultusunda aslında yaşanmamış sahte anılar oluşturabilir. Psikoloji literatüründe buna konfabulasyon ya da false memory sendromu denir. Kişi, hipnoz altında gözünün önüne gelen imajların gerçekten kendi geçmişinden kesitler olduğuna inanabilir; oysa bunlar bilinçdışının ürettiği birer senaryo olabilir. Üstelik kişi bu sahte anının gerçek olduğuna tüm kalbiyle inandığından, sonrasında hayatında gerçekmiş gibi muamele edecektir.

Sahte anı oluşumunun tehlikeleri pratikte çok büyüktür. Örneğin, regresyon seansında çocukluk yaşlarına giden bir danışanın zihni, ortada hiçbir gerçek olmadığı halde bir aile ferdinin ona tacizde bulunduğu şeklinde bir “anı” üretebilir. Danışan seans sonrası bu hayali olayı gerçek sanıp yıllardır kendisine kol kanat geren amcasını suçlayabilir, ailesinde infiale yol açabilir. Veya önceki yaşamına gittiğini düşünen biri, “geçmiş hayatımda ben Haçlı Seferleri’nde bir Müslümana zulmetmişim, şimdi bu yüzden cezalandırılıyorum” gibi aslında asılsız bir vehimle derin suçluluk duygusuna kapılabilir. Halbuki ne ilk durumda ortada bir suçlu vardır ne ikinci durumda ortada gerçek bir günah. Hepsi, zihnin hipnoz altında oynadığı oyundan ibarettir. Bu yüzden uzmanlar, regresyon terapisinin hatırlatma tekniği olarak görülmemesi konusunda uyarırlar. Terapide canlanan sahnelerin tarihsel doğruluğundan ziyade, kişinin mevcut sorununu sembolik olarak temsil edip etmediğine bakmak gerektiğini söylerler. Ancak ortada böyle rasyonel bir yaklaşım olsa bile, danışanın bilinçli zihni seans sırasında bunun farkını ayırt etmekte zorlanabilir. Neticede kendi yaşadığı deneyimi gerçek belleği sanması çok doğaldır.

Travma ve Psikolojik Sağlık Riskleri: Regresyonla terapi yapma konusunda bir diğer ciddi itiraz, danışanın yeniden travmatize olma ihtimalidir. Özellikle klinik eğitim almamış kişilerce uygulandığında, regresyon terapisi “amatör bir cerrahın neşterine” dönüşebilir. Psikiyatrist veya klinik psikolog olmayan bazı meraklılar kısacık eğitimlerle “regresyon terapisti” unvanı takınmakta ve ağır travmaları bile seanslarda kurcalamaya yeltenmektedir. Oysa hipnoz altında bastırılmış anıları kurcalamak, her zaman iyileşme getirmez; bazen de yıllardır kabuk bağlamış yaraları yeniden kanatır. Örneğin danışan 5 yaşında yaşadığı ve unuttuğu bir kazayı seans sayesinde hatırlayabilir, fakat bu hatırlama onu gereksiz yere yeniden aynı korkuya sürükleyebilir. Terapist eğer bu duyguları doğru yönlendiremezse, kişi seans sonrası günlerce huzursuzluk, kâbus, panik atak yaşayabilir. “Yeniden travmatizasyon” denen bu duruma özellikle ehliyetsiz uygulayıcılarla karşılaşma halinde sıkça rastlanır. Dahası, regresyon seansında danışan mevcut probleminden bağımsız bambaşka bir anısıyla yüzleşebilir; örneğin eşinden ayrılma sıkıntısıyla gelen biri, çocukken yaşadığı bir depremi hatırlayıp onun travmasına dalabilir. Bu, tedavi hedefinden sapma ve gereksiz acı çekme demektir. Bu nedenle uzman psikologlar, regresyon gerekiyorsa bile bunun kararını danışanın değil terapistin vermesi gerektiğini, her önüne gelene bu tekniğin uygulanmaması gerektiğini vurgularlar.

Kişisel Sorumluluk ve Kader Algısında Bozulma: Regresyon terapisinin dolaylı zararlarından biri de, kişide sorumluluk duygusunu zayıflatabilmesidir. Bir danışan, tüm sorunlarının kökenini geçmiş hayatına veya atalardan gelen kadere bağlamaya başlarsa, içinde bulunduğu durumla mücadele azmi kırılabilir. “Bu benim kaderim, önceki yaşamımda yaptığım hataların sonucu” düşüncesine kapılan biri, bugünkü hatalarını düzeltmek veya aktif çaba göstermek yerine kabullenici bir pasifliğe sürüklenebilir. İslam ise kadere imanı asla böyle pasif bir anlayışa dönüştürmez; aksine başa geleni kader bilip sonra onu aşmak için çabalamayı öğütler. Psikolojik açıdan da, kişinin problemlerinin sorumluluğunu kendi iradesi dışında güçlere yüklemesi, onu çözüm arayışında edilgen kılar. Regresyon terapisi alan bazı kimselerin, seanslardan sonra yakınlarına “Sen bana şunu yaptın, biliyorum çünkü hipnozda gördüm” diyerek ithamlarda bulunduğu; veya “Bu hayatta fakirsem demek ki önceki hayatımda zulmetmiştim, o yüzden hiçbir şey yapmasam da olur” diye düşünerek uğraşmayı bıraktığı görülmüştür. Bu tip sonuçlar hem dünya işleri hem ahiret şuuru açısından olumsuzdur.

Tıbbi Etiğe Aykırılıklar: Modern tıbbi etik, tedavilerin etkinlik ve güvenlik açısından sınanmış olmasını, hastaların doğru bilgilendirilmesini gerektirir. Regresyon terapisi uygulayıcılarının çoğu, danışanlarına yöntemin tartışmalı yönlerini tam aktarmayabilir. Hatta kimileri seans sırasında çıkan imgeleri kesin gerçekmiş gibi yorumlayarak danışanı yanlış yönlendirebilir. Bu, “zarar vermeme” ilkesine aykırıdır. Hele ki danışanın dini inancı varsa, terapistin “Senin ruhun şu yaşta kilisede rahibeymiş” gibi telkinleri onun inancında bocalamaya yol açabilir. Böyle riskli telkinlerden kaçınmak gerekir. Nitekim bazı terapistler, eğer danışan reenkarnasyona inanmıyorsa onu geçmiş yaşam yerine yine bu hayatındaki bilinçdışı bir sembolik sahne olarak ele almaya çalışır. Bu daha temkinli bir tavırdır. Ancak her uygulayıcı aynı hassasiyeti göstermeyebilir.

Sonuç olarak, regresyon terapisinin ne dinî ne bilimsel açıdan tatmin edici bir temeli yoktur. İslam nazarında içerdiği reenkarnasyon, ruh çağırma, kader inancını çarpıtma gibi unsurlarla akideye zararlıdır. Bilim açısından da belirsiz sonuçları, plasebo etkisiyle mi yoksa gerçekten mi işe yaradığı muğlak olan; kontrollü deneylerde güvenilirlik sınavını geçememiş bir yöntemdir. Elbette bazı insanlar regresyon seansları sonrası kendini iyi hissedebilir; çünkü konuşma, rahatlama, sembolik yüzleşme gibi unsurlar psikoterapide de etkilidir. Lâkin bu iyileşme gerçekten travmanın çözülmesinden mi gelir, yoksa kişinin inandığı bir ritüeli deneyimlemesinden mi, bunu ayırmak zordur.

Müslüman bir danışan için bakıldığında ise, şüpheli inanç öğeleri barındıran bir terapiyi sırf moda diye uygulamak maneviyatına zarar verebilir. Eğer psikolojik bir sorun varsa, dinen meşru ve bilimsel olarak geçerliliği olan terapi yöntemleri tercih edilmelidir. Nitekim Diyanet’in fetvası da, hipnozun tıbben kabul görmüş bir tedavi yöntemi olması ve ehil kişilerce uygulanması şartıyla caiz olabileceğini; ancak bilimsellikten uzak hipnoterapi yöntemlerinin zararlı sonuçlar doğurabildiğini özellikle vurgulamıştır. Bu da bize gösteriyor ki, sadece dini değil aklî ölçütler de regresyon konusunda temkinli olmayı gerektiriyor.

Toparlarsak: Regresyon terapisi; barındırdığı şirk, bid’at, hurafe ve bâtıl inanış unsurları nedeniyle bir Müslümanın itikadına aykırı pek çok yön taşır. Reenkarnasyon ve karma inancı ahiret anlayışını çarpıtır, atalardan gelen günah fikri Kur’an’ın ferdi sorumluluk ilkesine terstir, meleklerden/ruhlardan medet ummak tevhide aykırıdır. Üstelik yöntemin kendisi de psikolojik açıdan riskli ve bilimsel açıdan tartışmalıdır. Bu yüzden, İslam inancına sahip bireylerin regresyon gibi uygulamalara yaklaşırken son derece dikkatli olması, dinî ölçüleri ve aklî kritikleri rehber edinmesi elzemdir. Kendi inanç sistemimiz ve aklımız bize zaten şunu söylemektedir: Gerçek şifa ve rehberlik, geçmiş hayallerde veya metafizik deneylerde değil, Allah’ın öğrettiği hakikatlerde ve bilimsel yöntemin ışığında aranmalıdır.

 

Herhangi bir şey arayın...