Şamanik Şifa: Modern Maskeli Eski Putperestlik

 

ÖZETLE:

Şirk Tehlikesi: Şamanik ritüellerde ruhlara, doğa güçlerine veya “evrensel enerjiye” yönelmek, şifayı Allah’tan başkasına atfetmek anlamına gelir. Bu durum tevhit inancını bozar ve en büyük günah olan şirke kapı aralar (Nisâ 4:48).

Bid’at Riski: İslam’da yeri olmayan yeni ibadet ve ritüeller –tütsü yakma, trans hâlinde dans, dolunay törenleri, kristal taşlarla arınma gibi uygulamalar– bid’at kapsamındadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Her bid’at dalalettir” (Müslim, Cum’a 43) buyurmuştur.

Hurafe ve Batıl İnançlar: Nazar boncuğu, çaput bağlama, ruh çağırma, uğurlu taş gibi temelsiz inanışlar şamanizmden kültürümüze sızmıştır. İslam, bunları reddederek akıl ve vahyi esas alır. “Uğursuzluk yoktur” (Buhârî, Tıb 54) hadisi bu hurafelerin boşluğunu ortaya koyar.

Kur’an ve Sünnete Aykırı Felsefeler: Reenkarnasyon, ataların ruhlarının dönüşü, evrene dilek göndermek, “hepimiz tanrının parçalarıyız” gibi düşünceler İslam inancına taban tabana zıttır. Kur’an, ölümden sonra dönüşün olmadığını açıkça belirtir (Mü’minun 23:99-100).

Bilimsellikten Uzak İddialar: Şamanik ve Yeni Çağ terapilerinde öne sürülen “enerji alanı”, “çakra açma”, “ruh parçası onarımı” gibi iddiaların bilimsel bir dayanağı yoktur. Çoğu plasebo etkisine veya psikolojik telkine indirgenebilir.

İman ve Sağlık Açısından Tehlike: Bu tür uygulamalara yönelmek, hem kişinin imanını riske atar hem de gerçek tıbbî tedaviyi geciktirerek sağlığına zarar verebilir. Müslüman için en güvenli yol, şifayı yalnız Allah’tan bilmek, meşru sebeplere ve modern tıbbın kanıtlanmış yöntemlerine sarılmaktır.

Şirk İçeren İfadeler ve Uygulamalar

Şamanik şifa pratiğinde en dikkat çeken unsur, çeşitli ruhlara, güçlere veya tabiat varlıklarına müracaat edilmesidir. Örneğin şamanlar hastalığı iyileştirmek için kendi enerjilerine değil “yardımcı ruhlar” dedikleri varlıklara güvenirler; onların rehberliğiyle trans halinde tedavi edici seremoniler yaparlar. Her şamanın kendine özgü “koruyucu ruhları” veya “güç hayvanları” olduğu, şifayı bu manevi yardımcıların sağladığı kabul edilir. Şaman, hastalığın sebebini öğrenmek veya tedavi yöntemini belirlemek için bu ruhlara danışmak üzere ruhlar âlemine “yolculuk” yapar; onların geniş perspektifi sayesinde doğru teşhise ulaştığına inanır. Yine bazı şifacılar, “evrensel yaşam enerjisi” adını verdikleri gizemli bir güç vasıtasıyla ellerini hastaya tutarak şifa dağıttıklarını iddia ederler. Bu tip öğretilerde sıklıkla geçen ifadeler şunlardır: “Filân hastalığı falan ruh sayesinde iyileştirdim”, “Evren (ya da kâinat enerjisi) bana şifa verdi”, “Atalar ruhları bana rehberlik etti” vb. Bu tür cümleler, açık veya örtülü şekilde insanüstü birtakım varlıkları Allah’ın yerine koymakta veya O’na ortak etmektedir. Şirk tam olarak budur: Allah’tan gayrı ilah, rab veya mutlak güç vehmetmek.

İslam’a göre şifa vermek, duaya icabet etmek ve gaybı bilmek yalnızca Allah’a mahsustur. Şirkin sakıncası, tevhit inancını bozması ve kul ile Allah arasına aracı/ortak koyarak en büyük günahı teşkil etmesidir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bunun dışındakini dilediğine bağışlar” buyurulur (Nisâ 4:48). Bu ayet, Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmanın affedilmeyecek bir suç olduğunu vurgular. Lokman Suresi’nde Hz. Lokman oğluna öğüt verirken “Oğulcuğum, Allah’a ortak koşma; çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür” der (Lokman 31:13). Dolayısıyla bir Müslümanın, şifa ararken bilerek veya bilmeyerek Allah’tan başka güç odaklarına yönelmesi en ağır manevi sapmalardandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ümmetini şirkten sakındırırken, bazen çok ince vasıtalara bile dikkat çekmiştir. Bir hadis-i şerifte “Sizden önceki ümmetler arasında salih kişiler vardı; onların kabirlerini ziyaret edip üzerlerine mescitler bina ettiler. Dikkat edin, ben sizi bundan nehyediyorum” buyurarak (Müslim, Mesâcid 32) Allah dostlarını bile ilahlaştırmaya varacak aşırılıklardan kaçınmayı emretmiştir. Şamanizmin ruhlar hiyerarşisi ise bu anlamda putperest toplumların çoklu ilah inancını andırır: Gökte gök tanrılar, doğada sayısız ruhlar, atalar kultü vs. İslam akidesi bu tür çokkatmanlı manevi güç inancını reddeder ve tek ilah olarak Allah’ı kabul eder.

Somut örnek vermek gerekirse: Şamanik ritüellerde “ateş ruhu”, “su ruhu” gibi unsurlara seslenip onlardan medet ummak yaygın bir pratiktir. Anadolu’da eski Türk Şamanizminden kalan bazı adetlerde de dağ, ağaç, su ruhlarına dilek adamak görülebilir. Mesela dilek ağacına çaput bağlayarak bir “iyi ruh”tan yardım dilemeyi halk arasında kimi kişiler iyi niyetle yapar. Hâlbuki bu, İslam’da duanın ve adakların yalnız Allah’a yapılması prensibine aykırıdır. Nitekim bir araştırmada, Anadolu’da dilek için ağaçlara çaput bağlama geleneğinin aslında Altay Şamanizm’inin dinî ritüellerinden biri olduğu, “izi” denilen kutsal ruhlara kurban sunma uygulamasının devamı olduğu belirtilir. Altaylı şamanlar, bu ruhları memnun etmek için bir parça bez veya at kılı adarlar, aksi halde ruhların zarar vereceğine inanırlardı. Bugün de bazı kimselerin türbe ziyaretlerinde veya çeşitli yatırların mezarlarında benzer çaput bağlama, mum yakma gibi davranışları görülebilmektedir. Evliyadan, yatırlardan “medet ummak” –yani “Yetiş ya filan veli!” diyerek şifa ve yardım talep etmek– dahi tehlikeli bir yaklaşımdır. Zira bu, farkında olmadan onlara ilahlık payesi vermek anlamına gelir. Nitekim âlimler, “Ermiş zatların veya ölü velilerin kabirlerine gidip onlardan hastalığa şifa istemek, sıkıntıları gidermelerini dilemek gizli şirk içerir” diyerek müminleri uyarmışlardır. Kaldı ki evliya bile olsa bir kuldan bu tarz gaipten yardım talep etmek caiz değilken, kim olduğu belirsiz “doğa ruhları”ndan şifa beklemek elbette İslam inancıyla asla bağdaşmaz.

Sonuç olarak, şamanik metinlerde ve Yeni Çağ öğretilerinde geçen tüm bu şirk unsurları, İslam’ın tevhid akidesine taban tabana zıttır. Müslüman bir kişi, “şifayı evren bana verdi” dediğinde ya da “filan ruh rehberimdir” diye inandığında, belki doğrudan puta tapıyor gibi hissetmese bile, özünde şifayı Allah’tan başkasına atfetmiş olur. Oysa Kur’an, “Sana bir sıkıntı dokunursa onu Allah’tan başka hiç kimse gideremez” diye beyan eder (En’âm 6:17). Yine “Allah’ı bırakıp da kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere dua edenden daha sapık kim olabilir?” buyurularak (Ahkâf 46:5) boş ilahî güçlere seslenenlerin akılsızlığı ortaya konur. Şamanik ritüellerde çağrılan ruhlar veya enerjiler de aslında insana cevap verme, fayda veya zarar verme kudretine sahip değillerdir. Bilimsel açıdan bakıldığında da bu durum desteklenir: Bugüne kadar cin, peri, ruh gibi varlıkların şifa dağıttığına dair objektif bir kanıt ortaya konmuş değildir. Şifacıların trans halinde gördükleri “manevi rehberler” sübjektif vizyonlar olabilir; psikologlar bunları bilinçdışı zihin ürünü veya telkin etkisiyle oluşan halüsinasyonlar olarak yorumlarlar. Bazı rehberlerin etkisiyle hastaların kendini zaman zaman daha iyi hissetmesi mümkündür. Ancak bu durum, metafizik bir gücün etkisiyle değil, plasebo etkisi ya da telkine bağlı psikolojik bir rahatlama ile açıklanabilir. Ne var ki bu tür etkilerin arkasında çoğu zaman şeytani bir düzen bulunmaktadır. "Şifacılık" adı altında faaliyet gösteren bazı kişiler, farkında olmadan gizli bir şirk bataklığına saplanmakta; bu kişilerin bedenlerinde barınan şirk şeytanları, zihinlerinde vizyonlar oluşturarak ve kulaklarına fısıltılar göndererek onları yanıltmaktadır.

Kısacası, şifayı Allah’tan başka kaynaklarda aramak, hem iman açısından büyük bir tehlike teşkil eder hem de kişiyi şeytana yoldaş kılar. Üstelik bu arayış, aklî ve ilmî temellerden de yoksundur.

Bid’at ve İslam Dışı Ritüeller

Şamanik şifa pratiklerinde karşılaşılan bir diğer sorun, İslam’ın ibadet ve tedavi geleneğinde yeri olmayan, yabancı ritüellerin benimsenmesidir. Bid’at, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde bulunmayıp dinde sonradan ortaya çıkarılan itikadî veya amelî uygulamaları ifade eder. Peygamberimiz, “Her bid’at dalâlettir (sapıklıktır)” buyurarak (Müslim, Cum’a 43) din adına uydurulan yeniliklerin tehlikesine dikkat çekmiştir. Elbette burada kastedilen, dinin özüne eklenen ibadet formatındaki ritüellerdir. Şamanik veya Yeni Çağ uygulamalarında ise çoğu zaman mevcut dinî pratiklere alternatif olacak ritüeller önerilmektedir. Örneğin, nefes teknikleri, dans ve trans seremonileri, tütsü yakma (adaçayıyla mekanı tütsüleyip arındırma), kristal taşlarla enerji dengeleme, davul veya ritim eşliğinde vecd hâline geçme gibi eylemler şifa amaçlı kullanılmaktadır. Bu ritüellerin bir kısmı doğrudan doğruya eski putperest inançlardan devşirilmiştir. Mesela adaçayı yakarak kötü ruhları kovma inancı Amerikan Yerlilerinin şamanik arınma törenlerinden gelir; mavi nazar boncuğu takma âdeti Orta Asya Şamanizminde “kötü göz”den korunma amacıyla kullanılmıştır. Yine Anadolu’da bazı yörelerde lohusa kadının yastığının altına bıçak, Kur’an veya nazarlık konması, çocuğun alnına is sürülmesi gibi ritüeller hep eski dönem inançlarının kalıntılarıdır. İnsanlar bunları yaparken çoğu zaman dinî bir gerekçe ileri sürmez, “adet böyle” der. Ancak zamanla bu adetler meşrulaştırılıp sanki bir din kuralı imiş gibi uygulanmaya devam ederse, işte o zaman bid’ate dönüşür.

İslam dışı ritüeller de benzer şekilde sakıncalıdır; zira ibadet olmasa bile, şifa veya manevi aydınlanma aracı diye sunulan bu törenler, müminin zihin dünyasını bulandırıp onu İslami yöntemlerden uzaklaştırabilir. Mesela şamanik gelenekte dolunay seremonileri vardır: Dolunay zamanında toplanıp ateş etrafında niyet ritüelleri yapılır, evrene dilekler gönderilir. Halbuki İslam’da böyle bir uygulama yoktur; bilakis bazı müşrik kavimlerin aya, yıldıza atfettikleri uğur-ugursuzluk fikirleri reddedilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.), hicretin ilk yıllarında güneş tutulunca halk arasında yayılan uğursuzluk inancını düzeltmiş ve “Güneş ve Ay Allah’ın ayetlerindendir; birinin ölümüyle tutulmazlar” (Buhârî, Kusûf 15) diyerek bu tür batıl ritüellere meydan vermemiştir. Dolayısıyla aya bakıp dilek tutmak, yıldız falına göre hareket etmek gibi fiiller İslam dışı kültlerin etkisi sayılır.

Şamanik pratiklerden ateşle arınma da İslam inancına yabancıdır. Bazı şifa toplantılarında katılımcıların üzerinden tütsüyle, ateşle atlanır veya kurşun dökme benzeri uygulamalar yapılır. Oysa Peygamberimiz, “Ümmetimin kadınları üzerine bir şey atılmasını (kurşun dökme, tütsüyle atlatma gibi) hoş görmüyorum” diyerek (İbn Mâce, Nikâh 65’ten uyarlama) bu tip büyüye veya eski inanışlara dayalı işlemleri onaylamamıştır. Aslında burada hassas nokta şudur: İslam, sağlık ve ruhsal sıkıntılar için okuyarak tedavi izin verir; ancak okunan dualarda şirk unsuru olmamalıdır. Kur’an ayetleri veya Allah’ın isimleri okunarak yapılan rukye meşrudur. Fakat anlaşılmaz sözcükler, kadim tılsımlar, sembollerle icra edilen merasimler kabul edilemez. Şamanik şifa seanslarında bazen sözde eski Türkçe ya da Kızılderili dilinde mantralar kullanılıp hasta kişinin etrafında dönülür, dokunulur veya enerjisi “dengelenir”. Bu hem dinen mesnetsizdir, hem de tıbben kanıtlanmış bir değer taşımaz. Bid’at yönü, eğer bu hareketlere “manevi arınma” diye dinî bir kisve giydiriliyorsa ortaya çıkar.

Örneğin son zamanlarda popüler olan “Sufi nefes”, “enerji meditasyonu” gibi atölyelerde bazı eğitmenler İslam’ın zikir geleneğini şamanik nefes teknikleriyle karıştırmaktadır. Katılımcılara hem “La ilahe illallah” zikri söyletip hem de Hint yogasından alınma nefes egzersizleri yaptırarak trans hâli tecrübe ettirmeye çalışmaktadırlar. Böyle bir karışım, iyi niyetli olsa bile neticede dinî pratiklere yabancı unsurlar katmak anlamına gelir. İbadetlerde Peygamberimizin ve sahabe uygulamasının dışına çıkmayı doğru değildir. Kur’an’da, “Size Peygamber ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan sakının” buyrulur (Haşr 59:7). Resûlullah (s.a.v.) da “Bizim bu işimize (dinimize) uygun olmayan bir amel yapanın yaptıkları boştur” (Müslim, Akdiye 17) diyerek uydurma ritüellerin geçersizliğini belirtmiştir. Dolayısıyla, İslam’ın ibadet anlayışına uymayan veya onu taklit eden her yeni tören, gelenekte yeri yoksa reddedilir.

Bilimsel açıdan bakıldığında, şamanik veya New Age ritüellerin birçoğunun etkinliği konusunda sağlam deliller bulunmamaktadır. Örneğin tütsü yakma ile mekânın “negatif enerjilerden arındırıldığı” iddiası bilimsel bir kavram değildir; ancak hoş bir koku ve psikolojik rahatlama sağlayabilir, o kadar. Kristal taşlarla çakra dengeleme adı altında yapılan ritüeller, hastalıkları iyileştirmede plasebo dışında bir etki göstermemiştir. Taşların mistik enerjileri olduğuna dair hiçbir ölçülebilir bulgu yoktur. Davul ve dans ile transa geçme pratikleri, katılımcılarda yüksek ritim ve hareketin getirdiği bir trans benzeri hâl oluşturabilir; bu da beyinde endorfin salgılanmasını artırarak geçici bir coşku ve ağrı eşiğinde yükselme yapabilir. Ne var ki bu bir tedavi değildir; etkinin kalıcı olmadığı, altta yatan hastalığı iyileştirmediği ortadadır. Modern tıp, fiziksel rahatsızlıkların fizyolojik mekanizmalarını çözmeye odaklanır ve ilaç, cerrahi veya psikoterapi gibi kanıta dayalı yöntemlerle tedavi eder. Şamanik ritüeller ise bilimsel metodolojiye tabi olmadığından, “işe yaradığı” iddiası genellikle anekdotlara veya kişisel deneyimlere dayanır. Bu yüzden, İslam nazarında zaten meşru görülmeyen bu ayinleri sağlık aracı olarak benimsemek, aynı zamanda hastanın gerçek tedavi arayışını geciktirip zarar verici de olabilir. Örneğin epilepsi hastasının üzerindeki sözde kötü ruhu kovmak için tütsülenmesi, onun doğru tedavi almasını engelleyerek hayatını tehlikeye sokabilir. İslam, sebeplere tevessül etmeyi (tedavi aramayı) teşvik ederken aklı ve ilmi kullanmayı öğütler; hurafe ritüellere bel bağlamak hem dinen hem tıbben risklidir.

Özetle, Şamanizm veya Yeni Çağ kaynaklı ritüellerin İslam’ın sade ve tevhidî ibadet çizgisine eklemlenmesi mümkün değildir. Müslümanın sıkıntı anında yapacağı ritüel, abdest alıp iki rekât namaz kılmak, samimiyetle Allah’a dua etmek, sadaka vermek ve tıbben yararlı tedavilere yönelmektir. Bunların yerine yabancı merasimlerle şifa aramak, sonuç vermeyen bir yola sapmak demektir. Nitekim Kur’an, “Onların çoğu zanna uyar, halbuki zan hakikatin yerini tutmaz”(Yûnus 10:36) buyurarak delile dayanmayan yöntemlerin hakikat olmayacağını bildirir. Bid’at ve bâtıl ritüeller de zandan ibarettir; Hakk’ın ölçülerine uymadığı için ruha şifa getirmez, olsa olsa bir vehmî teselli sunar.

Hurafe Niteliğindeki İnanç ve Uygulamalar

Hurafe, akla ve dine aykırı, aslı olmayan batıl inançlar ve uygulamalardır. Şamanik şifa geleneği, pek çok hurafeyi barındırır ve maalesef bu hurafelerin bir kısmı toplumlarda “halk inancı” olarak yaşayabilmektedir. İslam, tevhit inancını ve akıl ilkesini esas aldığı için hurafeleri kesin bir dille reddeder. Hz. Peygamber (s.a.v.), müşrik Araplar arasında yaygın olan uğursuz sayılan kuş uçurma, belirli günlerde iş yapmama gibi boş inanışları ortadan kaldırmıştır. “Uğursuzluk (tıyara) diye bir şey yoktur” (Buhârî, Tıb 54) hadisi, iyice yerleşmiş hurafelerin dahi Islam’da geçersiz olduğunun beyanıdır. Gelgelelim, insan tabiatı bilinmezlik karşısında hurafelere meyletmeye açıktır. Modern şifa öğretileri de bu zaafiyeti kullanarak türlü asılsız iddialarla kitlelere ümit dağıtır.

Şamanik öğretilerde hurafe kapsamına giren inançlara misal olarak şunlar sayılabilir: “Ruhunun parçaları vücudundan ayrıldı”, “Üzerinde büyü var, şeytan musallat olmuş”, “Atalarının işlediği bir hata yüzünden lanet taşıyorsun”, “Kâinattan gelen yüksek frekanslı enerji DNA’larını değiştirecek” gibi bilimsel temelden yoksun, dinen de karşılığı olmayan iddialar. Bu söylemler, genelde hastanın veya danışanın yaşadığı soruna metafizik bir açıklama getirmeyi hedefler. Elbette İslam, cinlerin varlığına, nazar değmesine, büyünün (sihir) hakikatine inancı kabul eder; fakat bunlarla mücadele yöntemlerini de net şekilde belirlemiştir (Felak ve Nas sureleri, Ayetü’l-Kürsî okunması vb.). Hurafe olan, bu kavramların ötesine geçip her şeyi gizemli güçlere yormak ve meşru dayanağı olmadan yöntemler önermektir.

Örneğin “üzerimde büyü var” düşüncesi bazı durumlarda paranoyaya dönüşebilir. Şamanik veya medyumik terapilerde her sorunun altından bir büyü veya musallat aramak hastayı yanlış yönlendirebilir. İslam’a göre evet, büyü yapma vardır ve günahtır (Bakara 2:102). Ancak her dert büyüden kaynaklanmaz; çoğu zaman psikolojik veya maddi sebepler olabilir. Hurafeci bir yaklaşım ise bilimsel analizi bir kenara bırakıp hemen muskacıya, medyuma gitmeyi telkin eder. Bu da hem dini suistimal eden kişilerin ortaya çıkmasına hem de hastanın gerçek tedaviden mahrum kalmasına yol açar. Peygamberimiz, gelecekten haber verdiğini iddia eden falcı, kâhin gibi kimselere inanmayı da yasaklamıştır: “Her kim bir arrafa (gaipten haber veren kimseye) gider de onun dediklerine inanırsa, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur”(Müsned, 2/408). Bu çok ciddi bir uyarıdır. Zira falcıların iddiaları bütünüyle hurafedir, gaybdan verdikleri bilgiler ise ya şeytanî fısıltılardır ya da aldatmacadır. Şamanik rehberlikte de bir tür kâhinlik söz konusu olabilir: Şaman, trans halinde hastanın geçmişini veya atalarını “görerek” bazı bilgiler verir. Danışan kişi bu gizemli tespitlerden etkilenip inanabilir. Oysa bilmelidir ki gayb bilgisi insana kapalıdır, sadece Allah dilerse peygamberine vahiy yoluyla bildirir (Cin 72:26-27). İslam’da rüya tabiri, istihare gibi yollar bile kesin bilgi vermezken, bir şamanın trans vizyonlarına itimat etmek akıl kârı değildir.

Hurafe niteliğindeki uygulamalara bir örnek de uğur-ugursuzluk verme ile ilgili işlerdir. Yeni Çağ inanışları arasında “pozitif düşünce ile evreni kendine çekme”, “olumlama cümleleriyle kaderini değiştirme” gibi söylemler vardır. Kişiye sürekli “şans” ve “bolluk” enerjisi çekmesi telkin edilir. Buna inanan kimse, herhangi bir başarısızlıkta kendisini yeterince pozitif olamamakla suçlar veya ufak bir olumsuzlukta “acaba yanlış bir enerjimi çektim?” diye kuruntuya kapılabilir. İslam ise mü’minin tevvekkül duygusuyla Allah’a dayanmasını, hayır ve şerrin O’nun takdiriyle meydana geldiğine inanmasını ister. Uğur getirdiğine inanılan nesneler takmak, batıl totemler oluşturmak tevhide zarar verir. Nitekim bir sahabî, boynunda uğur için takılmış bir nazarlıkla Hz. Peygamber’in huzuruna gelince, Efendimiz onu derhal çıkarttırmış ve “Kim nazarlık takarsa Allah onun işini tamamlamasın (muradına ermesin)” buyurmuştur (Müsned, 4/154). Bu sert ifade, Allah’tan değil de eşyadan medet ummanın ne kadar yanlış olduğunu belirtir. Günümüzde belki nazarlıklar masum bir süs eşyası gibi görülüyor, ama birileri ona gerçekten inanç yüklerse bu hurafeye girer. Hurafeler çoğu zaman masum niyetlerle başlar fakat sonra inanç haline gelir. Şamanik kültürde var olan her türlü uğur objesi, tılsım, muska benzeri şey de böyledir. Mavi boncuk takmak mesela, Şamanizmde olduğu gibi Anadolu’da da nazardan korur diye bebeğin yastığına konur. Bunu takan “Allah korusun” demek yerine boncuğa güvenmeye başlarsa, burada da gizli şirk ortaya çıkar.

Bilimsel bakış, hurafelerin çoğunu psikolojik etkiler veya tesadüfler ile açıklar. Mesela nazar boncuğu takan biri, boncuk taktığından beri çocuğunun hastalanmadığını görürse, aslında belki zaten hastalanmayacaktı veya tesadüfen o dönem sağlıklı kaldı, ama kişi boncuğa yorar. Bu kanıtlama yanlılığı (confirmation bias) dediğimiz olgudur: İnsan inandığı şeyi doğrulayacak örnekleri seçer, aksi örnekleri görmezden gelir. Bu nedenle hurafeler kendi kendini güçlendiren inançlardır; insanı objektif gerçeklikten koparır. Modern şifa yöntemlerinde dile getirilen “enerji alanına ölü ruh girmesi” gibi fikirlerin de hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Tıbben depresyonun sebebi beyindeki nörotransmitter dengesizliğidir; şamanlar ise bunu “güç hayvanın seni terk etmiş” diye açıklar. Bir bakıma hayalî bir sebep sunulur. Hasta inanırsa, şaman onu iyileştirmek için dramatik bir ritüel yapar ve hastada plasebo etkisiyle bir müddet rahatlama olabilir. Fakat gerçek sebep tedavi edilmediği için sorun nükseder. Böylece hasta tekrar aynı hurafe döngüsüne girer. Bu kısır döngü, Orta Çağ Avrupası’nda astrolojiyle sağlık arasındaki ilişkiye inanan insanların durumuna benzer: Bir hastalık geçse bile “falcının dedikleri sayesinde geçti” zanneder, geçmezse “yıldızların konumu kötü” diyerek avunurlardı. Bilim, hurafeleri geride bırakmıştır. Psikoloji, geçmişte yaşanan travmaların insan psikolojisini etkilediğini kabul eder ama “ruh parçası koptu gitti” şeklinde anlamaz; bunun yerine dissosiyasyon, travma sonrası stres bozukluğu gibi kavramlarla açıklar. Tıp, vücutta “yaşam enerjisi azaldı” demez; kan değerlerine, hormonlara bakar. Kısacası, hurafevi açıklamalar gerçekçi ve ölçülebilir değildir.

İslam dini de zaten insanları hurafelerin boyunduruğundan kurtarmayı hedeflemiştir. Kur’an’ın ifadesiyle müşrikler, “atalarını bir şeye inanır buldukları için” (Zuhruf 43:23) aynı hurafeleri sürdürmüşlerdi. İslam ise akla uygun olmayan böyle gelenekleri tasfiye etti. Peygamberimiz, bir hadisinde “Ümmetimin helak olması ancak bilgiyi terk edip çoğunun cahil kalması ve hurafelere dalmasıyla olacaktır” buyurarak (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat) hurafelerin ifsad edici yönüne dikkat çekmiştir. Bu nedenle, müminlerin şifa veya manevi rehberlik arayışında hurafevi telkinlere özellikle karşı uyanık olması gerekir. Bir uygulama ne kadar gizemli ve çekici görünürse görünsün, eğer dinde dayanağı yoksa, akla ve bilime de aykırıysa ondan uzak durulmalıdır.

Kur’an ve Sünnete Aykırı Düşünce Kalıpları

Şamanik şifa öğretileri ve bunların modern versiyonları sadece tek tek uygulamalar değil, bir bütün olarak dünya görüşü (paradigma) sunarlar. Bu dünya görüşü pek çok noktada Kur’an ve Sünnet’in öğrettiği İslamî bakış açısıyla çelişir. Burada birkaç temel düşünce kalıbını ele alalım:

“Tümtanrıcılık (Pantheizm)” ve “Evrenselcilik”: 

Yeni Çağ akımlarında sıkça rastlanan bir fikir, “Evrenin ilahi bir güç olduğu, hepimizin bu evrensel enerjinin parçası olduğumuz” düşüncesidir. “Hepimiz biriz, hepimiz Tanrı’nın parçalarıyız” gibi ifadeler kullanılır. Bu yaklaşım, farklı dinlerin özü birdir gibi bir senkretik anlayışla da birleşir. Oysa İslam, Tevhid inancıyla Allah’ı tüm yaratılmıştan ayrı, tek ve benzersiz bir Rab olarak tanıtır. Allah, evrene aşkın (müteal) olandır; evrenin kendisi Allah değildir. Kur’an’da “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ 42:11) buyrulur. Tasavvuf geleneğinde bile yanlış anlaşılırsa şirk tehlikesi olan vahdet-i vücud gibi fikirler tartışılmış ve İslam alimleri Allah’ın zatının mahlukata karıştırılmasının küfre götüreceğini belirtmiştir. Yeni Çağ öğretilerindeki “içindeki tanrıyı keşfet” mottosu İslam’a uymaz; insan aciz bir kuldur ve fıtratında Allah’ı tanıyıp O’na kulluk etme eğilimi vardır (Rum 30:30), fakat insanın zatında ilahlık yoktur. Kur’an, Firavun’un “Ben sizin en yüce rabbinizim” (Naziat 79:24) demesini en büyük küstahlık olarak niteler. Dolayısıyla, şifacıların sık kullandığı “evren istediğinde verir” söylemi yerine mümin “Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz” inancını taşır.

Kader ve İrade Anlayışı: 

Şamanik-modern terapilerde bazen deterministik veya fatalistik yorumlar göze çarpar. Örneğin aile diziliminde “atalarımızın kaderlerini biz de tekrarlarız, onlara sadakatimizden dolayı benzer acıları yaşarız” şeklinde bir düşünce vardır. Hellinger ekolüne göre aile sisteminde geçmişte dışlanmış, haksızlık görmüş bir atanın kaderi, torunlardan birinde yeniden tezahür eder; ta ki aile bunu fark edip onurlandırsın. Bu bakış açısı, İslam’ın kader ve sorumluluk anlayışı ile çelişir. Zira Kur’an, “Herkesin kazandığı sadece kendine aittir” der (En’âm 6:164) ve hiç kimsenin başkasının fiilinden dolayı yükümlü tutulmayacağını belirtir. İnsan kendi özgür iradesiyle seçer ve yaşar, ebeveyninin veya dedesinin günahı yüzünden intihara sürüklenmez. Allah adildir; kimseye başkasının zulmünün cezasını çektirmez. Aile dizilimi yaklaşımında ise adeta bir karma inancı sezilir. Bu bakımdan İslam âlimleri, böyle karmacı yaklaşımları “İslam’ın kader anlayışını bozma teşebbüsü” olarak görür. Kader inancı mümin için ümitsizlik veya çaresizlik sebebi değildir; bilakis insan dua ve iyi amelle kaderinde güzellikler talep edebilir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) veba salgınından kaçarken “Kader-i İlahi’den yine Kader-i İlahi’ye kaçıyoruz” demiştir; yani tedbir almak da kaderdendir. Şamanik düşüncede ise bazen “kaderimiz atalara göre şekilleniyor” gibi teslimiyetçi ama yanlış bir kanaat aşılanabilir. İslam, insanlara asla böyle bir mecburiyet yüklemez; her bireye kendi kaderini yaşama imkanı tanır. Bu sebeple, geçmiş nesillerin hatalarını düzeltmek için mistik törenler yapmaya çalışmak Kur’an’ın anlayışına yabancıdır.

Ölüm ve Ahiret Algısı: 

Şamanik kültürde ve pek çok Yeni Çağ öğretisinde ölüm bir son değil, ruhun başka boyutlara geçişidir. Hatta bazılarında reenkarnasyonla tekrar dünyaya dönüş söz konusudur (bunu ayrı başlıkta inceleyeceğiz). Genel olarak, “Ölenin ruhu huzur bulmamışsa yaşayanlara musallat olur” gibi bir inanç da vardır. Mesela şamanik şifa uygulamalarında “ölmüş fakat yolunu bulamamış ruhlar” kavramı geçer. Bu ruhların diri insanlara yapışıp onları hasta ettiği, dolayısıyla ayinle o ruhun gönderilmesi gerektiği düşünülür. İslam’a göreyse insan öldüğünde ruhu bedenini terk eder ve Berzah âlemi denilen kabir hayatına geçer; kıyamete dek dünyaya geri dönmez. Kur’an, ölüm anında inkarcıların “Rabbim, beni geri döndür de terk ettiğim dünyada iyi işler yapayım” diye yalvaracağını, ancak bunun asla gerçekleşmeyeceğini açıkça bildirir (Mü’minun 23:99-100). Başka bir ayette, “Helak ettiğimiz bir toplumun bize dönmesi yasaktır” denerek (Enbiyâ 21:95) dünyanın bir imtihan sahnesi olduğunu ve tek seferlik olduğunu vurgular. Dolayısıyla, ruh göçü veya “dünya ile ilişkisi kesilemeyen ruhlar” inancı Kur’an akidesine tamamen aykırıdır. Ölen kişinin ruhunun geri gelip bir torununda yaşaması ya da evde dolaşması inancı, İslam’da yoktur; bu olsa olsa şeytani cinlerin insanları aldatmasıyla izah edilir. Halk arasında “hortlak, cadı” diye anılan korkular da genelde bu cin vakalarıyla açıklanır. Ölünün ruhunun eve geleceği korkusu, hortlak fikri gibi inanışlar şamanizmden kültürümüze yerleşen kalıntılardandır. Bu noktada atalar kültü ve animizm gündeme gelir ki, ruhların geri dönmesi inancı İslam’ın ahiret inancına aykırıdır. Gerçekten de, eğer ölülerin ruhları dolaşıyor olsaydı, yeniden diriltilme (ba’s) ve mahşer günü konsepti anlamsızlaşırdı. İslam, ölümle birlikte kişinin amel defterinin kapandığını, sadece arkasından yapılan hayır dua, sadaka-i cariye veya ilim mirası gibi üç şeyin sevap kazandırmaya devam edeceğini bildirir (Müslim, Vasiyyet 14). Bunun dışında dünyevî olana etki eden bir “ruh” kalmaz. O yüzden, şamanların ortaya attığı “ölenin ruhu çıkamadı, bedene yapıştı” gibi iddialar İslamî bakışta hurafedir, doğru olsa bile (ki muhtemelen cin musallatıdır) çare olarak şaman ayini değil, Kur’an okunması, dua edilmesi, sadaka verilmesi gibi meşru yollar vardır.

Bütün Dinlere ve İnançlara Eşit Mesafede Olma: 

Yeni Çağ spiritüalizmi genelde belirli bir dine bağlı kalmaz; “Hepsinden biraz alalım, önemli olan sevgi ve enerjidir” görüşündedir. Bu da Kur’an ve Sünnet’in itikadi netlik ilkesine uymaz. İslam, elbette diğer din mensuplarına hoşgörülü yaklaşır; ancak “Hak din İslam’dır” (Âl-i İmran 3:19) diye bildirmiş, tevhid inancını bozan diğer yolları onaylamamıştır. Özellikle şamanik pratikler, çoğunlukla Şirk dinlerinin parçası olagelmiştir. Türklerin İslam öncesi Şamanizm inançlarını inceleyen tarihçiler, bu inançların zamanla İslam potası içinde eridiğini ancak bazı unsurların halk kültüründe kaldığını söyler. Müslüman toplumlar, İslam’a aykırı olmamak şartıyla geleneklerinden unsurlar yaşatabilirler; mesela Nevruz gibi bahar bayramları kültürel olabilir. Ama iş inanç boyutuna gelirse, İslam taviz vermez. İslam alimleri, dinî pratiklere başka kültürlerin ritüellerini karıştıran akımlara hep mesafeli durmuştur. Örneğin Mevlana Celaleddin Rumi ve benzeri mutasavvıflar “pergel metaforu”kullanır: Bir ayak şeriatta (İslam’ın sabit hükümlerinde) çakılı, diğer ayak bütün dünya görüşlerini dolaşır; ama sabit ayak yerinden oynamaz. Yeni Çağ hareketlerinde ise sabit bir din temeli yoktur, bir nevi “kendin yap” dini söz konusudur. Kimisi melek kartları çeker, yanında dua eder; kimisi hem reiki yapar hem namaz kılar. Bu zihnî karışıklık, neticede Kur’an ve Sünnet çizgisinden sapmalara yol açar. İslam, kişinin akidesinin berrak olmasını ister. Hem reenkarnasyona inanıp hem İslam’ı kabul etmek tutarsızdır, ikisi bir arada olmaz. Kur’an, mü’minlere “Halis muhlis Allah’a kulluk edin”(Zümer 39:2) derken bu bütüncüllüğü kasteder. Gönlü ve zihni, farklı öğretilerin kokteyli haline getirmek İslamî açıdan doğru değildir.

Akıl ve İlim Karşıtlığı: 

Şamanik ve mistik akımlarda bazen irrasyonel yaklaşımlar teşvik edilir. “Mantığını bırak, sezgini dinle”, “Bilim her şeyi açıklayamaz, kalbinle hisset” gibi mesajlar verilir. Elbette insani tecrübe sadece rasyonel olana indirgenemez; kalp ve maneviyat önemli yer tutar. Ancak İslam, bunu dengeler. Kur’an defalarca “Akletmez misiniz?” diye sorar, ibret almaya, düşünmeye davet eder. Mucizeler dışında her şeyi hikmet üzere sebeplerle yaratan Allah, bir düzen koymuştur. Dolayısıyla Müslüman, olağanüstüyü ancak Allah’tan bekler; bir beşerin sürekli keramet göstermesini, kendiliğinden olağanüstü haller başarmasını beklemek doğru değildir. Oysa Şamanizm’de şamanın kerameti (!) esastır; şifacının mutlaka metafizik güçleri olduğuna inanılır. İnsan unsuru âdeta putlaştırılır. Bazı şifa guruları etraflarında kült benzeri topluluklar oluşturur, onlara koşulsuz itaat bekler. Bu, İslam’ın asla tasvip etmeyeceği bir durumdur. Tevbe Suresi 31. ayette, Ehl-i Kitap’ın rahip ve hahamlarını rab edindikleri belirtilir. Peygamberimiz bu ayeti açıklarken, “Onlar din adamlarına tapmıyorlardı ama onlar haramı helal kılınca helal sayıyor, helali haram kılınca da haram sayıyorlardı. Böylece onları rab edinmiş oldular” demiştir. Bu örnek, bir otoriteyi sorgusuz takip edip onun keyfî hükümlerine uymanın bile sakıncalı olduğunu gösterir. Halbuki Yeni Çağ’da insanların bir “yaşam koçu”na, bir gurunun ağzından çıkana teslim olması sıkça görülür. İslam bu tip akıl dışı bağlılıkları reddeder; her şeyin üstünde sadece Allah’ın hükümleri ve Resulü’nün sünneti bağlayıcıdır.

Özetle, şamanik ve Yeni Çağ düşünce kalıpları, İslam’ın tevhid, kader, ahiret, din anlayışı ve akıl-vahiy dengesiyle çatışmaktadır. Bu nedenle bir Müslüman bu öğretilerden etkilenirse, farkında olmadan itikadî çizgisinde sapmalara yol açabilir. İnancımızı Kur’an ve sahih sünnetin yönlendirdiği ana yoldan ayırmamak için, bu tür mistik felsefelere eleştirel yaklaşmak şarttır. Bir inanç veya fikir, ilk bakışta cazip gelse de, onu İslam terazisinde tartmalıyız. Eğer Allah’ın kelamına ve Resul’ünün öğretilerine uymuyorsa, o fikri reddetmek hem imanımızı korumak hem de hakikate bağlı kalmak için gereklidir.

Yeni Çağ Öğretileri: Reenkarnasyon, Geçmiş Yaşamlar, Ruh Göçü ve Evrensel Enerji

Şimdi, Şamanik ve Yeni Çağ (New Age) akımlarında sıkça geçen ve İslam’a tamamen yabancı olan bazı özel kavramlara değinelim. Bunların başında reenkarnasyon (tenasüh) inancı gelir. Ayrıca geçmiş yaşam terapisi denilen uygulama, ruh göçü, evrensel (kozmik) enerji, tezahür (manifestasyon) gibi öğretiler de İslam dışı fikirlerdir. Her birinin ne olduğunu kısaca açıklayıp, İslam’ın bu konudaki duruşunu ve bilimsel değerlendirmesini sunacağız.

Reenkarnasyon (Tekrar Doğuş) İnancı

Reenkarnasyon, ruhun bir bedenden ölünce çıkıp başka bir bedenle yeniden dünyaya gelmesi inancıdır. Hinduizm, Budizm gibi doğu dinlerinin temel doktrinlerinden biridir. Bu inanca göre kişi tek bir ömürle sınırlı değildir; defalarca doğar, ölür, tekrar doğar. Amaç, olgunlaşıp kâmil ruha erişmek veya karmasını temizlemektir. Şamanik kültürlerde de ruh göçü kavramı görülür; mesela bazı eski Türk inançlarında “kut” denilen ruhun yeni doğan çocuğa ataların ruhlarından gelebileceği düşünülmüştür. Günümüzde reenkarnasyon fikri popüler kültürde ve alternatif ruhçu çevrelerde oldukça yaygınlaşmıştır. Regresyon (geçmiş yaşam) terapileriyle insanlar sözümona eski hayatlarını “hatırlamaya” çalışmakta, hatta kimileri çocuklukta gördüğü rüyaları veya dejavu hislerini “önceki hayatımdan bir kesit” diye yorumlamaktadır.

İslam’ın reenkarnasyon hakkındaki tavrı son derece net ve olumsuzdur. Kur’an ve hadisler, insanın dünya hayatını bir imtihan süresi olarak tanımlar ve ölümden sonra ancak kıyamet günü yeniden dirilişle ebedi hayata geçileceğini bildirir. Bir başka bedenle dünyaya tekrar dönüş yoktur. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Mü’minun Suresi 99-100. ayetler, ölüm anındaki pişmanların geri dönme isteğinin reddedileceğini kesin ifadelerle ortaya koyar: “Diriltilecekleri güne kadar onların önünde berzah (engel) vardır.” Bu ve benzeri onlarca ayet, tenasüh fikrini açıkça çürütür. Hatta Yâsîn Suresi 31. ayette “Helak ettiğimiz kavimler bir daha onlara dönmezler” denerek, sadece bireysel değil toplumsal olarak da geriye dönüşün olmayacağı vurgulanır. Reenkarnasyona inanmak, İslam’ın ahiret akidesini inkâr etmektir.

Reenkarnasyonun reddedilmesinin hikmetlerinden biri de ilahi adalet prensibidir. Eğer ruh defalarca beden değiştiriyorsa, önceki hayatlarında yaptıklarından bu dünyada cezalanıyor veya mükâfat buluyor demektir. Bu da ahiretteki hesap fikrini boşa çıkarır. Kur’an ise defalarca her insanın amel defterinin kıyamette ortaya konacağını, iyilerin cennete, kötülerin cehenneme gideceğini vurgular. Tenasüh inancı, bunu geciktirip dünyada araya belirsiz döngüler koyar. Üstelik reenkarnasyon inancında çoğu zaman tekamül (olgunlaşma) gerekçesi sunulur; oysa Kur’an, doğan her insanın aslında bilgi ve tecrübe olarak sıfırdan başladığını söyler: “Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı”(Nahl 16:78). Eğer ruh evvelce yaşamış olsaydı, o tecrübelerin iziyle doğması gerekirdi. Hâlbuki her bebek cahil doğar; bu bile reenkarnasyon olmadığına işarettir.

Bilimsel açıdan, reenkarnasyon iddiaları incelendiğinde kayda değer bir delil bulunamamıştır. Evet, zaman zaman basında “filanca çocuk önceki hayatını hatırlıyor” gibi haberler çıkar. Parapsikoloji alanında bu tür vakalar araştırılmış, bazılarında çocukların verdiği bilgiler şaşırtıcı olsa da bunların genellikle kulak misafiri olunan bilgiler, tesadüfler veya araştırmacı yanlılığı olduğu düşünülmüştür. Örneğin dünya çapında meşhur bir vaka olan Bridey Murphy olayı (1950’lerde ABD’de bir kadının hipnoz altında önceki hayatını anlattığı iddiası), sonradan ortaya çıktı ki çocukluğunda komşularından duyduğu İrlanda hikâyelerine dayanıyordu. Hipnoz altındaki zihin, bilinçaltındaki duyumları hayal gücüyle birleştirip sahte bir anı oluşturabilir. Bu, psikolojide konfabulasyon veya hipnotik telkin etkisi olarak bilinir. Regresyon terapilerinde de genellikle seans yönlendiricisinin telkinleriyle danışan “bir şeyler” görmeye başlar. Ancak bunların gerçekliği subjektiftir; bilim dünyası bunları objektif bir yeniden doğuş kanıtı saymaz. Hatta bu alanda çalışan Dr. Ian Stevenson gibi araştırmacılar bile, buldukları bazı esrarengiz çocuk vakalarını reenkarnasyondan ziyade şeytani cin musallat olması veya telepatik bilgi aktarımı gibi parapsikolojik açıklamalara yormuştur. Yani seküler bilim içinde dahi reenkarnasyon en son düşünülen açıklamadır. Beyin bilimleri açısından bakıldığında, hafıza ve kişilik tamamen beynimizin ve sinir sistemimizin ürünüdür; bir beden ölünce beynin deşarjıyla bu bilgiler kaybolur. Tekrar bedenlenme iddiası, ruhun bu bilgileri muhafaza ettiği varsayımına dayanır ki bu deneysel olarak doğrulanabilir değildir. Bazı reenkarnasyona inananlar “deja vu” (yaşanmamış bir anı aniden yaşıyor hissi) deneyimini kanıt sanır, ama nöroloji bunun beynin bellek kaydındaki zamanlama hatasından kaynaklandığını göstermektedir.

Sonuç olarak reenkarnasyon, inanç olarak İslam’a göre küfür kapsamındadır, bilimsel olarak da kanıtsız bir iddiadır. Müslüman bir kimse, ister regresyon terapisi ister falan öğreti vesilesiyle olsun, önceki hayatlarına dair bir şeyler duyarsa bunlara itibar etmemelidir. Hatta “Acaba var mı?” diye kalbine getirmesi bile doğru değildir; çünkü ahiret inancında şüphe yaratır. Reenkarnasyon fikri yerine, İslam’ın öğrettiği tek bir hayat ve sonrasında ebedi âlem inancı muhafaza edilmelidir. Bu inanç insanı hem bu dünyada sorumluluk sahibi kılar, hem de Allah’ın rahmet ve adaletine güven duymasını sağlar.

Geçmiş Yaşam Terapisi ve Ruhsal Rehberlik

Reenkarnasyon fikrine bağlı ortaya çıkan uygulamalardan biri regresyon terapisi veya geçmiş yaşam terapisidir. Bu yöntemde, danışan kişi hipnoz veya derin meditasyon gibi yöntemlerle geçmişteki varsayılan hayatlarına götürülmeye çalışılır. Amaç, sözde önceki yaşamlarında yaşadığı travmaların bugünkü sorunlarına yol açtığını keşfetmek ve onları “şifalandırmak”tır. Örneğin sürekli boğazında ağrı hisseden birine, hipnozda “boğazına ok saplanarak ölmüş bir şövalye olduğunu” anlatan seanslar yapılabilir. Ya da sebepsiz korkuları olan birine “eski hayatında yangında ölmüşsün, o yüzden ateşten korkuyorsun” denilebilir.

İslam açısından, böyle bir terapi bütünüyle bâtıldır ve kesinlikle caiz değildir. Zira temelinde reenkarnasyon inancı vardır; bu ise az önce izah ettiğimiz gibi İslam’da yok hükmündedir. Kişinin rüyada gördüğü sahneler veya hipnoz altındaki hayalleri gerçek kabul edilip hayatına yön verilmez. Peygamber Efendimiz, gaybdan haber getirdiğini söyleyen kahinleri yasaklamıştır. Regresyon terapisti de bir nevi modern kahindir; zira ortada ne dini ne bilimsel dayanağı olmayan “ruhsal yolculuk” iddialarıyla insanlara yön çizer. Bazen de bu terapilerde danışan, bizzat kendi “yüksek benliği” ile veya “ruhsal rehberleri” ile temasa geçtiğini sanır. Bu durum şeytani cinlerin bir oyunudur. Kur’an’da, “İnsanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlardı da cinler onların sapkınlıklarını artırırdı” denir (Cin 72:6). Yani insan, bilinmeyen ruhlara yöneldikçe aslında daha çok aldanır. Geçmiş yaşam terapilerinde de kişi saf bir niyetle sorununa çözüm ararken, o seans sırasında belki bir şeytani cin tasallutuyla yanıltıcı görüntülerle karşılaşabilir. Zaten böyle seanslardan sonra insanlar genelde kendilerini çok karmaşık ve ürkütücü bir spiritüel hikayenin içinde bulurlar. Bu ise ruh sağlığını daha da bozabilir.  Geçmişte ne yaşandığına dair gereksiz ve asılsız yolculuklara çıkmak yerine, şu anki hayatında Allah’a tevekkül ederek, belki psikolojik ise terapi görerek, belki manevi ise tevbe/dua ile meşgul olarak ilerlemelidir.

Bilimsel yönden, geçmiş yaşam regresyonları büyük ölçüde hayal ürünü kabul edilir. Hipnoz altındaki zihin, terapistin yönlendirmelerine son derece açıktır. Örneğin terapist “1800’lerdeki bir hayatına git” dediğinde danışan bilinçdışı olarak o döneme dair okuduklarını, filmlerde gördüklerini harmanlayarak bir senaryo üretebilir. Bu senaryo ona gerçekmiş gibi gelir çünkü hipnoz konsantrasyonu bunu sağlar. Ancak somut testlere gelindiğinde bu anlatımların çoğu tutarsız çıkar. Tarihsel detaylar yanlıştır veya kişinin aslında bilmesi mümkün olmayan bazı özel ayrıntıları “bildiği” sanılır ama araştırılır ki o bilgi genel kültürde mevcuttur. Psikiyatri literatüründe, bu tür terapilerin yanlış anı oluşumuna (false memory) yol açtığı ve bazen kişide gerçeklik algısını zedelediği yönünde uyarılar vardır. Dahası, etik açıdan da problemlidir; çünkü danışanı bilimsel temeli olmayan bir inanca ikna etmektedir. Regresyon terapisi alan bazı kişiler, “demek önceki hayatımda kötülük yapmışım ki şimdi acı çekiyorum” gibi düşüncelerle kendini suçlayabilir veya tam tersine “ben zaten kralmışım, şimdi de özelim” diyerek narsisizme kapılabilir. Görüldüğü üzere, bu yöntemin hem dinî hem aklî mahzurları büyüktür.

Ruh Göçü ve Ataların Ruhu ile İrtibat

Ruh göçü (tenasüh), reenkarnasyonun bir çeşidi olarak bir insan ruhunun ölümden sonra başka bir bedene değil de bazen hayvan veya cansız varlık formuna geçmesi inancıdır. Bazı toplumlarda “günahkar insan öldükten sonra hayvana dönüşür” gibi inanışlar vardır. İslam literatüründe tenasüh ehli denilen sapkın fırkalar olmuştur; Gulât-ı Şia içindeki bazı gruplar imamların ruhunun birinden diğerine geçerek devam ettiğini iddia etmiş veya Hint tesiriyle tenasühü savunanlar çıkmıştır. Ancak bunlar ehl-i sünnet âlimlerce kesin delillerle reddedilmiştir. Bir kere Allah, insanı ahsen-i takvim üzere yani en güzel surette yaratmıştır (Tin 95:4). Günah işleyen birini cezalandırmak için hayvan bedenine sokup tekrar dünyaya göndermek gibi bir uygulama Allah’ın adalet sisteminde yoktur; cezalar ve mükâfatlar ahirete bırakılmıştır. Kur’an’da, Yahudilerden bir grubun Allah’ın emrine isyanı neticesinde “aşağılık maymunlar olun” (Bakara 2:65, A’râf 7:166) hitabına mazhar olduğu anlatılır. Fakat müfessirler burada onların ruhlarının maymuna geçtiğini değil, sureten dönüştürüldüklerini veya kalben/ahlaken maymun gibi aşağı bir duruma düştüklerini açıklarlar. Yani bu, bir ceza mucizesiydi, sürekli ruh göçü mekanizması değildi. O halde, “insan ölünce ruhu hayvan olarak geri gelir” veya “falan kişi öldü de ağaca kondu” gibi inanışlar İslam’da yeri olmayan hurafelerdendir.

Atalar kültünde görülen, ataların ruhlarıyla iletişim ise bir başka meseledir. Bazı şamanik pratiklerde şifacı trans halindeyken hastanın atalarının ruhlarını çağırır, onlarla konuşup şifa ister. Veya aile diziliminde yaşayan temsilciler aracılığıyla ölmüş aile bireylerinin ruhsal enerjilerinin ortaya çıktığı varsayılır. İslam’a göre, ölünün arkasından hayır yapmak, dua etmek ona fayda verir, fakat ölünün ruhuyla iletişime geçmek diye bir şey söz konusu değildir. “Ruhlar çağrısı” denilen spiritizma, 19. yüzyılda Batı’da çok moda olmuş ve seanslarda aslında cinlerin insanları aldattığı anlaşılmıştır. Medyumlar, cinlerden aldıkları bilgilerle kendilerine başvuranları, ölmüş yakınlarıyla konuşturduklarını sanıyorlardı. Bu tür medyumluk İslam’da haramdır ve büyük günah kategorisindedir; çünkü gayb bilgisini zorlamaktır ve cinni şeytanlarla işbirliğini gerektirir (Maide 5:90 fal oklarını haram kılan ayet bağlamında da bu çıkarım yapılabilir). Peygamberimiz, “Her kim bir kâhine giderse kırk gün namazı kabul olmaz” (Müslim, Selam 125) buyurarak bu işten uzak durmayı söylemiştir. Ataların ruhuna dair tek bağlantımız, onların adlarına sadaka vermek, dua etmek veya vasiyetlerini yerine getirmektir. Onlarla konuşmaya çalışmak, Şamanik bir ritüeldir ve şirk tehlikesi taşır. Ayrıca bu gibi seanslarda gelen mesajların doğruluğu meçhuldür; çoğu zaman “atalarınız sizden memnun değil” gibi insanı gereksiz suçluluk veya korkuya sokan sözler çıkar ki bunlar psikolojik dengeleri bozabilir.

Bilimsel olarak, ruh çağırma seansları defalarca sahtekarların oyunları olarak veya kişinin kendi bilinçaltı sesini duyması olarak açıklanmıştır. Paranormal araştırmalar, gerçekten “ruh” olduğunu kanıtlayan tutarlı bir veri sunamamıştır. EVP denen elektronik ses fenomenleri gibi iddialar da genelde parazit seslerin abartılmasından ibarettir. Aile diziliminde temsilcilerin nasıl oluyor da ölmüş bir aile bireyinin duygularını yansıttığı meselesine ise bilim “derin empati ve bilinçdışı sinyaller” diyerek açıklama getirir. Yani bir nevi grup psikodraması olarak görür. Bunu ruhların varlığına yormak ise subjektif bir yorumdur. Oysa bu tamamıyle şeytanın bir tiyatrosundan ibarettir. Konuyu Aile dizilimi ile ilgili makalemde işlemiştim. Oraya bakılabilir.

Sonuç olarak, ruh göçü ve atalarla temas gibi inançlar hem İslam’a aykırı, hem ispatlanamamış iddialardır. Müslümanlar olarak bizler ruhlar alemi hakkında “Bu konuda size az bir bilgi verildi” (İsra 17:85) ayetinin uyarısıyla hareket ederiz; Allah ve Resulü ne bildirdiyse ona inanır, bildirmediği gayb alemi hususlarında spekülasyona girmeyiz. Aksi halde şeytanın ve cinlerin oyuncakları haline gelebiliriz ki bir kısım şaman bu tehlikeye maruz kalmış olabilir.

Evrensel Enerji ve Yeni Çağ Enerji Öğretileri

Yeni Çağ hareketlerinde çokça bahsedilen bir diğer kavram evrensel enerji veya yaşam enerjisidir. Bu düşünceye göre, tüm kainata nüfuz eden kozmik bir enerji vardır (Hint kültüründe prana, Çin’de qi/chi, Japonca ki denir). Reiki gibi enerji şifa teknikleri, bu evrensel yaşam enerjisinin özel semboller ve eller yoluyla aktarılarak hastaya şifa verdiğini öne sürer. Bioenerji adı altında yapılan uygulamalarda da benzer şekilde şifacının ellerinden enerji çıktığı ve hastanın enerji alanını düzelttiği iddia edilir. Theta Healing gibi yöntemler, kişiyi “Yaratıcı’nın enerjisi” ile buluşturup bilinçaltı inançlarını değiştirdiğini savunur. Bütün bu öğretilerin ortak paydası, gözle görülmeyen bir enerji alanı ve onun çeşitli şekillerde manipülasyonu düşüncesidir.

İslamî perspektiften, “evrensel enerji” anlayışı birkaç sebeple sorunludur. Birincisi, bazı çevrelerde bu enerji adeta ilahi bir güç mertebesine çıkarılır; her yerde olup her şeye kadir görülen bu güç aslında Allah’ın yerini alırcasına telakki edilir. Mesela “Evrenden iste, sana verecek” denir. Evrenden istenen şey kime istemektir? Müslüman, elbette ki ihtiyaçlarını evrene değil Allah’a yöneltir. Eğer “evrensel enerji” dedikleri şey Allah’ın yarattığı tabiat kanunları, fizikteki güçler ise, bunların şuurlu şekilde dilekleri yerine getirmesi söz konusu değildir. İkincisi, bu öğretilerde şifa veya mucize beklentisi Allah’tan dua yoluyla değil de bu enerjiyi “kanalize eden usta” aracılığıyla sağlanır. Bu ise aracılık kültü oluşturur ve bazen şirke varır. Mesela bir reiki üstadı inisiye ederken belli semboller çizer ve ruhani varlıklardan yardım ister gibi ritüeller yapar; bu, aslında manasını bilmediği şeyleri çağırmaktır ki tehlikelidir.

Modern reiki ve enerji tedavileri konusunda genelde olumsuz fetvalar verilmişlerdir. Sebebi de, uygulamada kullanılan sembollerin ve ritüellerin Şintoizm, Budizm gibi inançlardan geliyor olması ve gayri İslami bir yöntemle şifa arayışı olmasıdır. Eğer enerji terapisi yapan kişi sadece “Allah’ın şifa verici olduğu inancıyla, dua edip, ellerini hastanın üzerine koyup Fatiha okuyor” olsa bir nebze anlaşılabilir. Zaten geleneksel dua okumalar ve bazı fiziksel destekleyici yöntemler (hafif masaj, dokunma vs.) meşrudur. Ancak reiki gibi yöntemlerde çoğu zaman inisiye olurken belirli mantralar (Japonca-Tibetçe sözler) zikredilir, “reiki ustası” hastanın enerji merkezi (çakra) üzerinde çalışır. Bu çakra sistemi tamamen Hindu inancına ait bir felsefedir; vücutta mistik enerji merkezleri olduğuna dair İslam’da bilgi yoktur. Evet, insanda latifeler, ruhsal merkezler tasavvufta bahsedilir ama bu genel ruhi kavramlardır, çakra gibi felsefi semboller değildir. Hâl böyle olunca, bir Müslümanın kalkıp “kalp çakram kapalı, onu açmam lazım” demesi aslında İslami olmayan bir öğretinin terminolojisini benimsemesidir. Bu masum görünen dil, zamanla insanın inancını bu felsefeye kaydırır. Bugün reiki uygulayan bazı kimseler, namaz kılmayı enerjilerini yükselttiği için yaptıklarını, aslında tüm dinlerin enerjiyi artırmak için farklı yollar olduğunu iddia edebilmektedir. Bu, yukarıda bahsettiğimiz senkretik ve tevhide aykırı bakış açısının bir örneğidir.

Bilimsel olarak, enerji tedavileri kapsamlı araştırmalara tabi tutulmuştur. Şu ana dek, reiki veya benzeri uygulamaların plasebo etkisi dışında kesin ve tekrarlanabilir bir şifa etkisi tespit edilememiştir. Örneğin 2008 yılında yayınlanan bir sistematik derleme, reiki uygulamalarının herhangi bir hastalık üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığını ortaya koymuştur. Cleveland Clinic gibi saygın kurumlar, reiki ve enerji terapilerini tamamlayıcı bakım olarak sunsalar da “bu yöntemlerin işleyiş mekanizmasının belirsiz olduğunu, bilimsel kanıtlarının zayıf olduğunu” not düşerler. Hatta 10-12 yaşlarındaki bir kız öğrenci tarafından yapılan ve JAMA dergisinde yayınlanan ünlü bir deney, reiki ustalarının ellerinin arasındaki “enerjiyi” hissetme konusunda rastgele tahmin düzeyinden öteye geçemediklerini göstererek, iddialarını çürütmüştür. Kısacası fizik bilimi, ortada iddia edilen “evrensel enerji”yi tespit edemiyor; ne bir aletle ölçülebiliyor ne de herhangi bir fizyolojik göstergeye yansıyor. Bazıları “ama vücudumuz elektrik manyetik alana sahip, aura fotoğrafı çekiliyor” gibi şeyler söyleyebilir. Bu doğru; insanın biyomanyetik alanı var, fakat bu alanın “bilinçli bir evrensel enerji” olduğu anlamına gelmez. O alan, kalbin atmasıyla, beynin çalışmasıyla oluşan ölçülebilir zayıf alanlardır. Reiki ustasının iddia ettiği ise, uzaktan niyet ederek bu alanı değiştirdiğidir. 2016’da ThetaHealing yöntemiyle ilgili yapılan EEG ölçüm çalışmasında, uygulayıcıların iddia ettiği gibi hastayı Theta dalgasına sokamadıkları, hatta tersine theta beyin dalgalarının azaldığı tespit edilmiştir. Bu, bu tür iddiaların bilimsel testlerde tutarsız çıktığına güzel bir örnektir.

Evrensel enerji kavramına iman etmek, bir bakıma modern bir putperestlik olabilir. Nasıl eski insanlar yağmur tanrısı, bereket tanrıçası icat ettiyse, bugün de enerji adı altında görünmez bir put edinebiliyorlar. Müslüman buna dikkat eder. Şifayı yaratanın Allah olduğunu bilir. Enerji de varsa, O’nun yarattığı bir şeydir ve şuursuzdur, Allah dilemezse hiçbir etki gösteremez. Dolayısıyla “enerjiyi yöneten şifa verir” demek, eğer mecazi anlamda “Allah’ın yarattığı fiziksel mekanizmaları kullanır” demek değilse, yanlıştır. Zaten birçoğumuz tecrübe etmişizdir: Enerji terapilerine bazen gidenler anlık rahatlama dışında kalıcı şifa alamayıp sonunda yine doktora dönerler. Bu da ilahi sünnetullahın bir tezahürüdür; Allah meşru ve ilmî tedaviyi vesile kılmıştır, hurafeye rağbet edilirse sonuç alınamaz veya istisnai alınsa bile imtihan gereği bir aldatmaca olabilir.

Netice itibariyle, evrensel enerjiye dair öğretiler de dini bakımdan sakıncalı ve bilimsel bakımdan temelsiz kategorisindedir. Müslüman bir kimse, “enerji terapisti” unvanlı birinin ne yaptığına çok dikkat etmeli; eğer işin içinde dinen mahzurlu bir inanış veya uygulama varsa uzak durmalıdır. Şifayı Allah’tan beklemek, O’nun izin verdiği yöntemlere sarılmak en selametli yoldur. Meşru görünen alternatifleri de uzmanlara danışarak kullanmak gerekir. Mesela akupunktur gibi bazı yöntemler tıbben etkili bulunmuştur (sinir uyarımı vs. ile); bu tür yöntemleri doktor kontrolünde deneyebilir. Ama “üçüncü göz çakranızı açacağım, karmayı temizleyeceğim” diyen birine itibar etmek, itikadımızı ve sağlığımızı riske atmaktır.

Modern Şifa Uygulamalarına Etkileri:

Şamanik şifa ve Yeni Çağ öğretilerinin günümüzde popüler hale gelmiş bazı terapi ve “kişisel gelişim” uygulamalarına (Aile Dizilimi, Bioenerji, Regresyon, Theta Healing vs) nasıl yansıdığını da irdelemek gerekiyor. Bu yöntemlerin her biri yukarıda tartıştığımız kavramlardan beslenmekte ve maalesef bir kısım insan tarafından teveccüh görmektedir. Bugün pek moda olan birçok “alternatif şifa” veya “spiritüel terapi” yöntemi özünde Şamanizm, paganizm veya doğu dinlerinin felsefelerini barındırmaktadır. Bunlar İslami terminoloji kullanmasa da ruhsal birer yol sunarlar. Bu yolların çoğu, İslam akidesiyle çatıştığı gibi, modern bilimin yöntemsel doğrulamasından da uzaktır. Elbette modern tıbbın veya psikolojinin her derda deva olamadığı durumlar vardır; insanlar çare arayışıyla bu yollara yönelebilir. Ancak unutulmamalıdır ki şifa da hastalık gibi imtihanın bir parçasıdır. Her dileyen mutlaka dünyada tam şifa bulacak diye bir garanti yoktur. Bazen dua eden salih bir kul hastalığıyla da imtihanda kalabilir. Böyle durumlarda şeytan, “Bak tıp çare bulamadı, şu büyücüye git” veya “Şu yeni çıkan inanılmaz tekniği dene, kesin kurtulacaksın” diye fısıldar. Bize düşen, hem dini hem aklı rehber edinip hareket etmektir.

Sonuç

“Şamanik Şifa Uygulamalarının İslamî Açıdan Değerlendirilmesi” başlığı altında yaptığımız bu kapsamlı inceleme, bizlere bir hakikati tekrar hatırlatmaktadır: Hak din İslam, tevhid esasına dayanır ve bu esas, insan hayatının her alanında kılavuzdur. Şifa arayışı da bu alanlardan biridir. Müslüman, beden ve ruh sağlığını korurken veya hastalandığında şifa ararken, inancının ölçülerini göz ardı edemez. İslam’ın ölçülerini bilmeyen veya önemsemeyen kimseler, alternatif çareler sunarken farkında olmadan kişiyi şirke, bid’ate veya hurafelere sürükleyebilirler. Bu yüzden her yeni popüler yönteme atlamadan önce “Bu yöntemde inancıma aykırı bir unsur var mı? Kur’an ve sünnet buna ne der?” diye sormak zorundayız.

İncelediğimiz konular, özetle şu sonuçlara varmamızı sağladı:

Şirk içeren ifadeler, Şamanik pratiklerde ve New Age öğretilerde oldukça yaygındır. Ruhlardan medet umma, evrene dua etme, taşlara/nesnelere uğur atfetme gibi fiiller, Allah’ın birliğine aykırı olup büyük günahtır. Hem Kur’an’ın açık ayetleri hem Peygamberimizin uyarıları, şirkten uzak durmayı emreder. Bu tür söylemlere kapılmak, kulun ebedî hayatını riske atar. Ayrıca bilimsel açıdan bakıldığında da bu sözde ilahların/ruhların varlığı veya etkisi ispatlanmamıştır; yani şirk hem dinen hem aklen boş bir uğraştır.

Bid’at ve İslam dışı ritüeller, şifa niyetiyle bile olsa meşrulaştırılamaz. Özellikle din kisvesiyle sunulan ama aslında aslı dinde olmayan törenler sapmaya yol açar. Hz. Peygamber’in ve sahabenin uygulamadığı bir ibadet şekli icat etmek veya başka inançlardan kopyalamak doğru değildir. Şamanik ritüellerin bir kısmı belki kültürel eğlence olarak görülebilir ama bunlardan medet ummak, onları ibadet ciddiyetiyle yapmak dalalettir. Bilimsel olarak da bu ritüellerin etkinliği şüphelidir; çoğu psikolojik rahatlama dışında somut fayda sağlamaz.

Hurafeler, insanın zayıf anında sığındığı temelsiz inanışlardır ve maalesef Şamanik kültürden günümüze pek çok hurafe intikal etmiştir. Nazar boncuğu, türbede çaput bağlama, fal baktırma, cincilere gitme, reenkarnasyon, karmalar, ruh çağırma vs. hepsi temelsizdir. İslam bunların yerine tevhid inancını, duayı, aklı ve bilimi koyar. Hurafelerle mücadele etmek hem dini arındırmak hem de toplum sağlığını korumak adına şarttır.

Kur’an ve sünnete aykırı düşünce kalıpları, bahsettiğimiz uygulamaların altındaki felsefede mevcuttur. Tevhid yerine panteist yaklaşım, kader yerine karmacı yaklaşım, ahiret yerine dünyaya dönüş inancı, din-i mübin yerine sentezci “evrensel din” anlayışı, akıl yerine kör inanç gibi çarpık bakış açıları bu akımların yaydığı alt mesajlardır. Bunların her biriyle Kur’an’ın net öğretileri çelişir. Mümin zihin, bu çarpık fikirlerin sızmasına karşı teyakkuzda olmalıdır. Aklını, kalbini vahyin rehberliğinde tutmalıdır.

Reenkarnasyon, geçmiş yaşam terapisi, ruh göçü, evrensel enerji gibi Yeni Çağ kavramları İslam’da yeri olmayan, çoğu başka dinlerden devşirilmiş inanç ve teorilerdir. İslam ahiret inancını merkeze alırken, bu öğretiler dünya hayatını döngüsel hale getirir. İslam şifayı Allah’tan beklerken, bunlar kozmik enerjilere paye verir. Bu öğretilere inanmak kişiyi İslam itikadından koparabilir; en azından şüphe ve tereddütlere düşürür. Ayrıca bu kavramlara dayanan uygulamalar (regresyon seansı, enerji terapi vs.), bilimsel camiada da itibarlı görülmez; çoğu ispatlanmamış iddialar olarak değerlendirilir.

Modern uygulamalar (Aile Dizilimi, Bioenerji, Regresyon, Theta Healing) doğrudan bu sakıncalı inançları pratiğe döken yöntemlerdir. Her biri, temelde Şamanik veya okült motifler taşır. Dışarıdan terapi veya kişisel gelişim tekniği gibi pazarlansalar da, aslında birer alternatif inanç sistemine dönüşebilirler. İslam açısından her birini tek tek eleştirdik: Aile dizilimi kader ve sorumluluk anlayışıyla, Bioenerji/Reiki şirk ve hurafe riskleriyle, Regresyon reenkarnasyon inancıyla, Theta Healing ise hem itikadî hem aklî açıdan ciddi çarpıklıklarıyla öne çıkar. Bu yöntemlere müracaat etmek, en hafif tabirle şüpheli bir yola girmektir. Mümin, “şüpheli şeylerden kaçınmayı”imanın bir gereği sayar (Tirmizî, Kıyame 60).

Son tahlilde, İslam şifa konusunda da denge dinidir. Ne salt maddeci olup duayı unutmaya izin verir, ne de bütünüyle manevi yöntemlere sarılıp tıbbı terk etmeyi öğütler. Mümin, hastalandığında doktora gider, şifayı sağlayacak ilaç veya tedaviyi arar; bunun yanında Allah’a tevekkül eder, dua eder, moralini yüksek tutar, sadaka verir, manevi yönden arınmaya çalışır. Bu ikisi birbirine engel değildir; aksine birlikte olursa bütüncül iyileşme olur. İslam, ruh ile bedenin birlikte şifasını hedefler. Şamanik ve Yeni Çağ yöntemleri ise bazen ruhu bedenden ayırıp sadece ruha yoğunlaşmakta, bazen de bilimsel tedaviyi yok sayarak hastaya zulmetmektedir.

Unutmayalım ki, en büyük şifa kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, müminlerin kalbine şifadır (Yunus 10:57). Peygamberimizin sünnetinde de hem tıbbi hem manevi şifa reçeteleri vardır: Bal şerbeti, çörekotu, hacamat, rukye duaları gibi. Bunlar bize yeterlidir. Elbette modern tıp ilaçlarını da bu dairede düşünürsek, Rabbimiz ilacı ilham etmiştir. Dolayısıyla bir derde düçar olduğumuzda ilk bakmamız gereken yer kendi dinimizin hazinesidir. Orada haram kılınan, tehlikeli görülen yollara asla sapmamalıyız. Bu hem imanımız için hem de dünya saadetimiz için en doğrusudur.

Bu değerlendirmeler ışığında diyebiliriz ki: Şamanik şifa uygulamaları ve türevleri, Ehl-i Sünnet İslam anlayışıyla bağdaşmadığı gibi, çoğu kez bilimsel tutarlılıktan da uzaktır. Müslümanlar, inançlarını bozmamak ve suistimale uğramamak adına bu tür uygulamalara karşı uyanık olmalı; sağlık ve huzur arayışlarında Kur’an ve sünnet çizgisinden sapmamalıdır. Şifa yalnız Allah’tandır ve Allah, şifa dilediği kuluna bunun yolunu mutlaka açar. Dualarımız O’na, tevekkülümüz O’nadır. Şifayı putlu, ruhlu batıl yollarda aramak yerine, tıbb-ı Nebevi’nin ve modern bilimin rehberliğinde, Allah’ın yarattığı meşru sebeplere sarılarak ve O’na tam güvenerek hareket etmek en doğru yoldur. Bu yolu izleyen kimse, hem dünya dertlerine çare bulur hem ahiret saadetini tehlikeye atmamış olur. Allah tüm hastalarımıza şifa, hepimize hidayet ve afiyet versin, bizi doğruluktan ayırmasın. Amin.

Herhangi bir şey arayın...