Benim bir yıl süreyle yanında gözlemlerde bulunduğum bioenerji uygulayıcısı, meditasyon konusuna hiç girmemişti. Ama kendisinden önce aldığım Pranik Şifa eğitimlerim esnasında eğitim programına meditasyon ile başlanıyordu. Tabii bu bana garip gelmişti. Eğitimcimiz, bunun hem enerjimizi arttırma hem de seans sonralarında üzerimizde biriken negatif yüklerden kurtulmamız için gerekli olduğunu belirtti. Ben, bunu yapmaktansa zikir çekmenin benim için daha uygun olacağını belirtmiştim. Yine de 4 günlük eğitim programında, 4-5 defa meditasyonu tecrübe etme imkânım oldu. Meditasyon sonrasında gerçekten de elde hissedilen enerji yoğunluğunda bir artış ve ruhsal bir dinginlik hâli hissedilebiliyordu.
Öncelikle, incelediğim kaynaklardan şifa uygulayıcılarının meditasyon pratikleri hakkındaki aktarımlarını paylaşmak istiyorum. Steine, meditasyon esnasında, tanrıların ve şeytanların kol gezdiği âlemlerin yaratıldığını ve bu varlıkların diğer dünyalarda şifa uygulayıcısına rehberlik ettiğini yazmaktadır.
“Usui’nin sınavı, Koriyama Dağı’nda üç hafta boyunca meditasyon yapması, oruç tutması ve dua etmesiydi.
Burada meditasyon yoluyla, içinde tanrılar ve şeytanların kol gezdiği engin dünyalar yaratılır. Bu varlıklar, kendi varlığının ötesindeki dünyada öğrencinin rehberi olurlar. Reiki 2 uyumlamasıyla diğer gerçekliklerle irtibat kurulur ve şifacı, bilgi ve yardım için başka dünyalarla iletişime geçmeyi öğrenir.
Mahayana Budizmi ve onun bir kolu olan Vajrayana; çok eski zamanlarda meditasyon, canlandırma, ritüel, ruhsal ve bitkisel şifa, rüya çalışması, bilinçli ölüm, kadınlara saygılı cinsel şifa, geçmiş hayat regresyonu, her türden psişik gelişim ve yetenek vb. tekniklerini geliştirmiştir.”[1]
Steine’nın burada bahsettiği tanrılar kimlerdir? Aciz bir insan, nasıl olur da tanrılar ve şeytanlar yaratabilmektedir? İrtibata geçilen ve bilgilerin alındığı öteki dünya olarak bahsedilen alan neresidir? Bu bilgilerin gerçek olduğuna nasıl karar verilmiştir? Bizim, İslam inancından bildiğimiz dünya, kabir hayatı ve ahiret vardır. Bunun dışında bahsedebileceğimiz başka bir dünya söz konusu değildir.
Brennan, meditasyon konusunu işlerken, kendisi için en değerli meditasyonun, manevi rehberi olan Emanuel tarafından verildiğini ifade etmektedir. Emanuel konusunu ileride manevi rehber başlığı altında inceleyeceğim. Okurlarım bunun bir insan olduğunu sanabilirler. Aslında bu, Brennan’ın görüştüğünü iddia ettiği ve kendisinden bilgiler aktardığı, görünmeyen bir ruhani varlıktır. Brennan meditasyon konusunda şunları ifade ediyor:
“Zihinlerinizi sakinleştirmek için meditasyon yapın. ‘Sakinim ve Tanrı’nın benimle olduğunu biliyorum.’ mantrasını kullanarak meditasyon yapın. YDA’yı geliştirmek için geniş bir şuur alanına girmek gerekli. Bunu yapmanın farklı yolları var. Meditasyon, en çok bilineni hâline geldi. Benim favori meditasyonum; Heyoan, Pat ve Emanuel ile birlikte yürüttüğümüz çalışmada, Emanuel tarafından verilen bir meditasyondur.”[2]
Meditasyon ile ilgili, bir şifa enerjisi uygulayıcısının, sayfasında paylaştığı şu meditasyonları irdelemek istiyorum. Bakalım uygulanan bu pratikler, bize anlatıldığı gibi sadece gözleri kapatarak yapacağımız trans hâlinden mi ibaretmiş?!
DOLUNAY MEDİTASYONU
Dolunay meditasyonu için odanın önceden hazırlanması gerekmektedir. Hazırlığı bitirdikten sonra üzerimizde beyaz bir kıyafet ile meditasyona başlayacağız.
Nefesler yine yavaş ve düzenli olarak burundan alınıp, burundan verilerek medite hâlimizi bozmadan sekansı tekrar ediyoruz; 8-8-2-7-4-6-5 her bir rakamda bir saniye bekledikten sonra diğerini söyleyin. Bu sekansın, ruhu ve bilinci, kuantum boyutunda iyileştirici gücü bulunmaktadır.
Her alınan nefeste, dolunayın ışığını içimize çektiğimizi imgeliyoruz. Dolunayın şifalandırıcı ışığını her içimize çektiğimiz nefes ile şifalandırıcı ışığın tüm vücudumuza, organlarımıza, hücrelerimize, çakralarımıza yayıldığını imgeliyoruz.
Bu meditasyondan daha etkili bir şekilde faydalanmak isterseniz, üzerinizde veya avucunuzda temizlenmiş kristal kuvars, selenit veya aytaşı bulundurabilirsiniz.
YERKÜRE İLE BAĞLANTI KURMA TEKNİĞİ
Transa girdiğinizde kalp çakranızda ya da kalbinizde köklenmeye başlayan yeşil veya pembe renkli damarlar imgeleyin. Bu damarlar ilk önce tüm vücudunuzu kaplıyor, daha sonra ayak tabanlarınızdan çıkarak yerkürenin çekirdeğine kadar iniyor.
Bu çalışma esnasında ağlayabilirsiniz. Çünkü: “En merhametli anne ile bağ kuruyorsunuz.”
Çalışma sonunda “Yerkürenin ruhuna sevgi ve ışık gönderiyorum, sevgili annemiz, cömertliğin için sana minnettarım.” diyoruz ve çalışmayı bitiriyoruz.
Buradaki anlatımlar bir inanç ve kabul meselesidir, bilimsel herhangi bir karşılığı yoktur. Bu sayılar neye göre belirlenmiştir? Bu sayıları söyledik diye neden hayatımızda bir şeyler değişsin? Kuantum boyutu neresidir ve varsa bu boyutun ruhu ve bilinci şifalandırdığı nasıl tespit edilmiştir? Dolunayın şifalandırıcı ışığının olduğu neye göre tespit edilmiştir? Yerkürenin ruhuna ışık göndermek ne demektir? Muhtemelen uygulayıcı, bu meditasyonu Hristiyan bir kaynaktan tercüme etmiş. Buradaki en merhametli anne ile kastedilen Hz. Meryem olsa gerek. Hristiyanlar dualarını direkt Allah’a sunmak yerine, “göklerdeki babamız” diyerek Hz. İsa’ya veya “Yüce Meryem” diyerek Hz. Meryem’e sunmaktadırlar. Kur’an’da Allah (cc), kendisini en merhametli olarak nitelendirir. Ve Allah, Kur’an’ın ilk sayfasında yer alan Fatiha’da, şükrün her türlüsünün kendisine yapılmasını ister. “Her türlü hamd, şükür ve övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır”[3]. Bu meditasyon uygulamasını yapan bir uygulayıcı, birçok yönden şirke düşmekte olduğunun farkına varmamaktadır.
Sağlık konulu bir sosyal medya grubunda, daha önce bioenerji ile ilgili paylaşım yapan iki bioenerji uygulayıcısı ile özelden yazıştım. Alacağım cevabı bilerek özellikle şu soruyu sordum: "Kendinizdeki birikmiş negatif enerjiyi nasıl atıyorsunuz?" "Topraklama yapıyoruz." dediler. Bu defa "Topraklama yapmak için meditasyon yapıyor olmanız lazım. Meditasyon, Hinduizm ve Budizm’in ibadet şekli, haram değil mi?" diye sordum. Birisi, "Ben onlar gibi yapmıyorum, kendi meditasyon usulümü geliştirdim.", diğeri ise "Web sayfamda gerekli bilgiler var." deyip iletişimi kestiler.
Tamamlayıcı tıp uygulamalarındaki pratikler değerlendirildiğinde çoğunun, Doğu'nun geleneksel tıbbi uygulamalarını içerdiği görülmektedir. Budizm ve Hinduizm felsefelerinin, özellikle Hindistan, Çin, Tibet gibi Uzak Doğu ve Asya ülkelerindeki geleneksel ve mistik tıp anlayışının, Batı ülkelerinde tekrar revize edilerek, albenisi yüksek isimlendirmeler ile modern şifacılık olarak pazarlandığı görülmektedir. Tekrar Bağlantı, Theta Healing, Power Codes, Access Bars gibi bu isimlendirmeler, uygulamalara hem bilimsel bir hüviyet hem de mistik bir güç katmaktadır.
Yeni Çağ’ın, modern dinî yorumları ve şifa akımları, geleneksel dinlerin ibadet ve ritüelleri yerine, Hint ve Uzak Doğu dinlerinden devşirdikleri meditasyon ve yoga gibi bireysel tecrübelerle de dinin yaşanabileceğini söylemektedirler. Bu konuda dinin bu işe ne kadar izin verdiği çok da önemsenmemektedir. Yaratıcının ve peygamberinin hükme bağladığı dinî kurallar yerine, bireyin belirlediği kurallar kabul görmektedir. Böylece haz ve hız çağının insanı, kurallarını kendisinin belirlediği ve kendi tecrübelerine göre inşa ettiği inanç sistemleri oluşturmaktadır.
Oluşturulan bu yeni din anlayışlarında gerçekleştirilen her bir uygulama ve pratik, İslam’ın ibadetleri ile benzerlik göstermektedir. Hatta onlara alteranatif olarak geliştirildiği de söylenebilir. Örneğin; namaz hareketleri yoga duruşlarına, meditasyon esnasında evrenden isteklerde bulunma dua etmeye, Reiki’den sonra enerji geçişlerinde dengenin sağlanabilmesi için ellerin ve kolların yıkanması ise abdest almaya benzetilmektedir. Böylece adım adım insanın manevi ihtiyacını karşılamaya yönelik ve yine insanın kendisinin geliştirdiği mistik unsurlarla, Yeni Çağ din anlayışı, şifa akımları üzerinden zenginleştirilmektedir.
İnsanların “egoya sahip olmaması” gerektiğine dair Doğu öğretisi, meditasyon yapanları “hiçbir” bakış açısına sahip olmamaları için “boş” olmaya teşvik ediyor. Birçok meditasyoncu bunun, önemli konularda bile, hiçbir bakış açısına sahip olmamak anlamına geldiğine inanır.
Meditasyon ve yogada boşalma ile beraber bir boşluk vardır. Hayatın zorlukları karşısında dayanıp güveneceği güç, güven, huzur ve sevgi kaynağı olan yaratıcı inancı bulunmamaktadır. Hayatın sonunda nasıl bir sonuçla karşılaşacağını bilmediğiniz bir meçhul yolculuktur bu ve insana emniyet hissi vermez. Yaratıcının insanlar arasındaki elçisi olan peygamberin sunduğu rehberlikle şekillenmiş bir inanç yoktur ortada. Hatta yaşanılan bu hâl, Budist gelenekte “boşluk çukuruna düşmek” olarak nitelendirilmiştir. Bu durumun neticesinde yaşanacakları, Budist bir öğretmen olan Shinzen Young “Meditasyonla bir yere varan hemen hemen herkes olumsuz duygu, kafa karışıklığı ve yönelim bozukluğu dönemlerinden geçer.” diyerek özetler.[4]
Türkiye’de maneviyatçı (ben ötesi-transpersonal) psikolojinin öncü isimlerinden Dr. Mustafa Merter, yaşadığı iç boşluklarına bir arayış içinde bulunduğu dönemde tecrübe ettiği meditasyonu kitabında şöyle irdeliyor:
“Hayatımın yaklaşık on senesini, günde 2 ila 4 saat kadar süren Zen meditasyon uygulamaları ile geçirdim. Ayrıca senede iki üç defa dağların, ormanların ücra köşelerinde inzivaya çekildim. Meditasyona dair bahsetmiş olduğum durum ve hâllerin hepsini bizzat yaşadım. Daha sonra bu yöntemi terk ederek, tedrici olarak zikir ve sema uyguladım.
Senelerce uyguladığım meditasyon teknikleri sonrasında farkına varmadan içimde enaniyet, manevi bir narsisizm oluşmuş. Ortaya çıkan hâllerin ve ‘ışığın’ kendimden kaynaklandığını sanmaya başlamıştım! Tevazu gibi görünen bütün davranışlarımın altında gizli bir gurur yatıyordu. Maddi açıdan varlıklı bir insan olmama rağmen, yırtık pırtık elbiseler giyiyor, çok az yemek yiyor ve vejetaryen bir rejim uyguluyordum. Farkındalığımı azalttığı için alkolü bırakmış ve âdeta bir ‘ermiş hayatı’ sürmeye başlamıştım. Bir müddet inzivada kaldıktan sonra, dağdan veya mağaradan inip derin derin bakan ‘bilge gözlerle’ insanları süzdüğümde, kadın erkek herkes karşımda eriyip gider olmuştu. Özellikle hanımların ilgi odağı hâline gelmiştim. Bütün bu ‘ermiş/aydınlanmış’ karizmama rağmen, yine de insanları istismar etmedim, ne kadar şükretsem azdır.
Tuttuğum yolda ‘aydınlanma’, insanın kendi kendine oluşturduğu bir ‘yükselişti.’ Yükselişi arttırmanın yolu, daha fazla meditasyon yapmaktan geçiyordu. On saat, on iki saat, bütün bir gece, hiç uyumadan arka arkaya iki gün, duvara dönüp o ufacık siyah yastığın üstünde, dimdik bir omurgayla, put gibi oturmak ve oluşan tüm duygu ve düşüncelerin, gökteki bulutlar gibi gelip geçişini izlemek... Hızla belirip kaybolan sevgi, nefret, çoşku ve hüzün karışımı hisler... Bu oturuşta aklına Buda bile gelse ‘Vur kıçına tekmeyi’ diyordunuz! Bendeniz, gece gündüz ‘armut’ gibi oturup tüm bildiklerimi unutarak ‘yok olmaya’ uğraşıyordum. Oysa bu ‘yok olmuş Mustafa’, benim bile farkında olmadığım, hayatımın en sinsi alt kişiliği hâline dönüşmüştü.
‘Meditasyoncular’, birbirlerini gördüklerinde ‘koklaşırlar’; kimin ‘gagası’ daha büyükse, kim daha ‘bilge sözler’ sarf ediyorsa o baskın çıkar. Bendeniz sadece ‘teoride’ değil, icraatta da ciddi çabalar gösterdiğim için rakiplerimin bana karşı hiç şansları yoktu. Adamların karşısına ‘yok olmuş’, ‘saf bir nefs’ hâlinde çıkıyordum Tutup çekiştirilecek hiçbir tarafım yoktu! Zaman içerisinde bu ‘yarışta’ yine bir enaniyet olduğunu fark ettim. Ben, gerçek ermiş; onlarsa sahteydiler. Onlar, yemi yutmuş, benim ‘öyle olduğuma’ inanmışlardı. Bense inanmıyordum çünkü bana bir şekilde İslam ve tasavvuf ‘virüsü’ bulaşmıştı! Bu rolden nefret etmeye başladım ve giderek bu gruplardan uzaklaştım.”[5]
Dr. Merter gibi, bir kısım psikoloji öncülerinin de arayışlar içerisinde bulundukları dönemde meditasyonu tecrübe ettiklerini görmekteyiz. Jung da bunlardan birisidir. Jung, insan nefsinin derinliklerine yaptığı yolculukta, Batı ve Doğu dünyalarının manevi bilgelikleri ile de karşılaştı. İlgi alanları, Hristiyanlığın değişik veçhelerine, gnostisizmden simyaya, Eski Mısır dininden Hermetizme, astrolojiden, Tibet Budizmi’nin Ölüler Kitabı'na, Kızılderililerin animizminden, kadim İran dini Mazdeizme kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı. Hatta 1929'da yayımladığı psikolojik bir analizde Jung, “Altın Tomurcuğun Sırrı” adlı, Çin mistisizminin kadim klasiklerinden sayılan kitapta, kendi benlik öğretisiyle benzerlikler keşfetti.
Ne var ki Jung, dünya üzerindeki bütün din ve maneviyat gelenekleriyle temas etmesine ve ciddi araştırmalar yapmak amacıyla her kıtaya seyahatler yapmasına rağmen, tuhaf bir şekilde İslam ve tasavvuf bilgeliğinden neredeyse hiç söz etmemiştir. Oysa Kuzey Afrika ve Hindistan'da İslam dini ile yakın temasta bulunmuştur.[6]
Yine bunlardan birisi de Freud'un, "Büyük Fechner" diye sözünü ettiği, akıl babası G. T. Fechner'dir. Protestan bir papazın oğlu olan Fechner, manik depresyondan muzdarip bir tıp doktoruydu. 3 yıl süren ağır bir depresyonun ardından iyileşmiş, daha sonra ise yeniden manik bir döneme girmişti. Yaratıcı tarafından dünyayı kurtarmak üzere görevlendirildiğini iddia ediyordu. Aslında sağlıklı dönemlerinde Fechner, başarılı bir bilim adamıydı. Deneysel metodolojiyi, psikolojiye uyarlayarak bir ilke imza atmıştı. Tutkulu bir şekilde, maddi ve manevi dünyalar arasındaki ilişkinin sırrını çözmek istiyordu. Eski İran dini Mazdeizm’den ve Yunan filozofu Plotinus'tan esinlenerek yazdığı “Zend-Avesta” adlı kitabında, insan nefsi üzerine kendince yorumlar yapmıştı.[7]
Bu iki örnekte de görüldüğü gibi, insanı anlama ve sorunlarına çözüm sunma adına yola çıkmış, psikolojinin gerek öncüleri gerekse takipçilerinin gündeminde İslam yoktur. İran’ın Mazdeizm’i, Antik Yunan’ın Felsefesi, Uzak Doğu’nun tanrısız dini Budizm ve çok tanrılı dinlerinden Hinduizm’de, ruhsal boşluklarına çare arayan bu öncüler ve takipçileri, maalesef İslam’ın namaz, zikir, oruç ve itikaf gibi fıtrata uygun, ruhu besleyici ve düzenleyici unsurlarına karşı en ufak bir yaklaşımda dahi bulunmamışlardır.
Batı'da yayımlanan tıbbi makalelerin sadece % 0.008'inin din ve maneviyat konusunda olduğunu göz önüne alırsak bizdeki yayınlar bu oranın çok daha altındadır.[8] Neticede, genelde meditasyon ve yoga üzerine yapılan çalışmalar ile bu uygulamaların, maalesef bilimsel bir hüviyete büründürüldüğü meditasyon ve yoganın, hayatın bir gerekliliği gibi lanse edilmeye çalışıldığı görülmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, meditasyon yapan insanların bir kısmı, olumsuz tutumları içselleştiriyor, öz güvenlerine ve içgüdülerine zarar veriyor. Bu insanlardan bazıları, aydınlanmış gibi görünen ve kendisine tapınılmayı talep eden egemen, otoriter kişiliklerin avı oluyor.
Meditasyon uygulayıcıları, özellikle meditasyonun olumlu yönleriyle alakalı yayınlanmış bilimsel çalışmaları nazara verirler. Oysa meditasyonun yazılmayan, konuşulmayan ve karanlıkta kalan arka yüzü üzerinde de yapılmış birçok çalışma vardır. Bu çalışmalar meditasyonun; duygusal duyarlılıkta ve fiziksel duyumlarda artış, benlik duygusunda değişim, duygusal iniş ve çıkış, uyuşma ve hayatın gerçeklerinden kopuş, etrafına duvar örme ve insanların içeri girmesine izin vermeme, aile ve samimi ortaklarla ilişkilerden sağlıksız kopuş, kendi bakış açılarından, görüşlerinden ve inançlarından uzaklaşma, narsist kişiliğin gelişimi, ayrışma, uzaklaşma, yabancılaşma ve kişiliksizleşme, temel yaşam görevlerini yerine getirememe, doğal insan içgüdülerinde hasar, odak kaybı, yoğun korku gibi birçok zararlarını ortaya koymaktadır.
Akıl hastalığıyla (bipolar bozukluğu) yaşamakla ilgili konularda sunumlar yapan Victoria Maxwell; bir hafta sonu meditasyon inzivasına kaydolduğunda işlerin daha da kötüye gittiğini, 48 saat boyunca sert bir zeminde tamamen hareketsiz olarak oturduğunu ve “Ben kimim?” şeklinde ifade edilebilecek, sessiz bir mantrayı tekrarladığını, pazar gecesi ise daha sonra psikotik bir kırılma ve bipolar bozukluğunun başlangıcı olarak teşhis edilecek olan mistik ve ruhsal bir uyanış yaşadığını, “1930'ların savaş uçaklarının tepemde gürlemesi gibi işitsel halüsinasyonlar yaşadım.” diyerek, uzun bir meditasyon inzivası nedeniyle nasıl bir zihinsel çöküş yaşadığını anlatmaktadır. [9]
“Amerikalı klinik psikolog, Dr. Paula Watkins, meditasyon yapmanın; kişilerde depresyon ve anksiyeteyi tetikleyebileceğini belirterek, “Meditasyon sırasında zihinlerinin çok derinlerine gidebilir, depresyon ve anksiyete içine düşebilirler.” diyor.
Meditasyonun, kişileri günlük kaygılarından koparan etkili bir yöntem olduğunu da kabul eden Dr. Watkins, “Meditasyon son dönemde çok yaygın hâle geldi. Ancak travma yaşamış insanların bastırılmış duygularını harekete geçirebilir ve kişinin yeniden depresyona girmesine yol açabilir.” uyarısını da yapıyor
“Yoğun bir meditasyonun gerilemeye yol açtığı bilinmeyen bir durum değildir. 10 gün boyunca 10’ar saat meditasyon yaparsanız, geriye attığınız her türlü duygunun ve travmanın ortaya çıkması doğaldır. Özellikle psikoz şizofreni yaşayanların çok dikkatli olması lazım. Çünkü meditasyon, halüsinasyonlar ve sanrıların artmasına neden olabilir.”[10]
Meditasyonun ilk devrelerinde, zevkle yapılan her yeni işte olduğu gibi derin bir mutluluk, dinginlik ve huzur hâli yaşanabilir. Ama bir müddet sonra bu hisler kaybolmaya başlar. Hâliyle insan, tecrübe ettiği zevkleri yaşamaya devam etme arzusu ile meditasyon süresini daha da uzatmaya başlar. Ünlü Zen Ustası Yasutanu Roshi “30 senedir bir dahaki meditasyonumu düşünmeden ağzımdan bir lokma bile geçmedi." diyerek, yaşanan kısır döngüyü özetlemektedir. Meditasyon, âdeta deniz suyu gibi, içtikçe susatır ama susuzluğu gerçekten gidermez.
Elbette ki her yapılan batıl işe ortak olan ve onu insanlara süslü gösteren şeytan da burada boş durmaz. Meditasyon ve yoga; kişiye öz güven verir, içsel coşku yaşatır, bilgece sözler söyletir, rüyalarını güzelleştirir, kavgalı olduğu insanlara karşı affetme ve kucaklama hissi pompalar, estetik duygusunu geliştirir, zekâsını parlatır, olayları orijinal bir bakış açısıyla değerlendirme yeteneği verir. Aslında bunların hepsi, elde edilememiş gerçek huzurun taklitlerinden başkası değildir.
Bir müddet sonra insan yapımı bu ibadetler, her ne kadar süresi uzatılsa da ilk günlerdeki huzuru vermez. İnsan yeniden bir arayış dönemine girer. Dine, yaratan fikrine ve kul olma bilincine karşı ön yargılı olunduğunda çözüm, hep insan üretimi, plastik fikriyatta aranır. Bu defa Hint gurularının ve zen ustalarının hayatları okunmaya ve rehber edinilmeye başlanır. Resimleri evlere asılır, etraflarına mumlar ve tütsüler yakılır, yüksek ücretler ödenerek toplantılarına katılıp huşuyla falcı üfürmelerine benzer, herkese hitap eden sevgi ve kendini aşma temalı sohbetleri dinlenir.
Budizm ve Hinduizm gibi Uzak Doğu dinlerinin bir ibadet şekli olan meditasyon ve yoga, ısrarlı bir şekilde ruhun huzur bulacağı bir unsur gibi takdim edilmektedir. Hatta sağlıklı bir spor faaliyeti olduğu nazara verilmektedir. Elbette ki yapılacak her türlü bedeni hareket sağlığa katkıda bulunacak bir yön içerebilir. Ancak anlatılarda, bu unsurların dinî boyutu ise tamamıyla gözden uzak tutulmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığının da bu konuda yapmış olduğu açıklamada, bu unsurların bu yönlerine dikkat çekilmektedir. Soru ve cevap şöyle:
Yoga yapmanın hükmü nedir?
“Yoga, Hinduizm ve Budizm’de kişiye birtakım ilahi bilgiler ve yetenekler kazandırarak, onun arınmasına ve hakikate ulaşmasına aracı olması amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Son yıllarda ülkemizde bedensel egzersiz ve psikolojik terapi faaliyetleri görünümünde yaygınlaşan yoga merkezlerinin önemli bir kısmı, kendilerini bu dinlerden ayrıştırarak bağımsız yoga uygulayıcısı oldukları söylemiyle faaliyet göstermektedirler. Ancak yoganın dinî bir yönünün bulunmadığı ve zihinsel arınmayı amaçlayan alıştırmalar olduğu söylemi, tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Hint dinlerinde yoga, dinî bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Buna göre bir Müslüman’ın, başka bir dinin inanç ve ibadetlerine dayandığını bilerek yoga yapması uygun değildir.”[11]
Benzeri bir değerlendirme Yunan Ortodoks Kilisesi tarafından da yapılmıştı. 2019 yılında Kilise, Yoga ve Meditasyon’un yapılmasının uygun olmadığını açıklamıştı.[12]
Bir enerji uygulamaları sosyal medya grubunda gördüğüm cümle, konuyu daha anlaşılır kılacaktır. “Dua evrenle konuşmaktır. Meditasyon onu dinlemektir.” Gerek İslam gerekse Hristiyanlık gibi hiçbir ilahi din bu cümleyi onaylamaz. Çünkü bir yaratıcıya inanan, bu dinin mensupları için isteme merci ancak Allah veya Tanrı’dır. Kendisi gibi yaratılmış bir unsur olan evren, insanın ihtiyaçlarını karşılayacak bir kudrete sahip değildir. “Bana dua ediniz ki icabet edeyim.”[13] beyanıyla Allah (cc), kulun dua konusunda tek yönelişinin kendisine olmasını emretmektedir. Evrene sunulan talep ise şirk olarak nitelendirilebilir. Ayrıca meditasyon esnasında evrenden alınacak mesaj nedir? Yıldızlar, gezegenler, uzayın boşluğu, galaksiler, artık evrenden kasıt her ne ise bize meditasyon esnasında nasıl bir cevap verecektir? Fısıldayacak mı, konuşacak mı? Yani bu cümle, gerçek hayatta herhangi bir karşılığı olmayan hayalî bir imgelemden başka bir şey değildir. Şifa uygulamalarının konularının hiçbiri bundan çok da farklı değildir aslında.
Meditasyonun kaynağı, Hinduizm’in kutsal kitabı olan “Veda”lardaki bilgilerdir. Her ne kadar bu öğreti veya dinin, belki gerçek bir peygamberin tahrif edilmiş ve bozulmuş dini olma ihtimali olsa da İslam geldikten sonra, insanlar tarafından tahrif edilmiş bütün dinlerin inanç, şeriat ve ibadetleri batıl kılınmıştır. “Allah katında tek din İslam'dır.”[14] hükmünce, Allah’ın emrettiği ve peygamberin gösterdiğinden farklı olarak, başka bir dinin ibadet şeklini taklit etmek veya uygulamak bit’at ve dalalettir. Namaz, oruç ve zikir gibi insanı dengeleyen, sükûnet ve huzura ulaştıran kaynaklardan mahrum olan farklı dinlerin mensupları veya inançsızlar için meditasyon ve yoga belki bir alternatif olabilir.
Bu şahısların mensubu oldukları elit çevrelerde, din ve dinin getirdiği “nefis hijyeni” bir referans kaynağı oluşturmadığı için; evlilik dışı ilişki, içki, haram yeme, gıybet gibi günahlardan herhangi bir endişe duyulmadığı için bu fiiller işlenmeye devam edilmektedir. Hakk’ın rağmına sürdürülen böyle bir hayat tarzı, elbette ki insana, daha bu dünyada iken cehennem azabı yaşatacaktır. Hâliyle bu insanlar, gecenin karanlığındaki yıldızların parlaklığına vurulmuş âşıklar gibi, meditasyon ve yoganın zayıf ışığında, yollarını el yordamıyla bulma çabalarına bir ömür devam edeceklerdir. Neticede, taşlara takılıp düşerek, bazen de ellerine batan dikenlerle, endişe ve ızdırap dolu bir hayatı sürdüreceklerdir. Ama hiçbir zaman içlerindeki acı, hasret, kasvet ve karanlık tam olarak dindirilemeyecektir. Yıllar önce Uzak Doğu’da, bir Budist manastırını ziyaret eden Müslüman bir din adamı, rahibin sorusunu şöyle aktarmıştı: “Neden bizim yüzümüz mat ama sizin yüzünüzde bir ışıltı var?”
Doğru kaynaklardan elde edilmiş gerçek bir din anlayışı, hakkıyla kılınmış namazlar ve yerine getirilmiş ibadetler, insanı kötü olanı işlememe konusunda irade sahibi yapabilir. “Şüphe yok ki namaz, çirkin ve kötü şeylerden alıkoyar.”[15] Ama aynı şeyleri meditasyon ve yoga için söyleyemeyiz. Zaten bu tür pratikleri yapanlar için kötüden uzak kalmak, talep edilen bir durum değildir. Meditasyon sonrası birkaç kadeh içki veya evlilik dışı yaşanacak bir ilişki, çok da problem değildir. Çünkü dinin haram kıldığı bu unsurlardan uzak durmak için zorunlu sebepler yoktur ortada.
Bugün, Müslümanların namaz kılanlarının dahi ibadet ve zikirlerinde tam anlamıyla bir huzur ve dinginliği yakalayamayarak meditasyon ve yogadan medet ummaları ise faiz alıp vermeleri ve haram gıdalarla beslenme gibi birçok günahla kirlenmiş olmalarıyla ilişkilidir. Takva, tevekkül ve teslimiyetten uzak, lakayt ve laçka diye nitelendirebileceğimiz bu dinî yaşantının neticesi olarak latifeler (manevi duygular) ölmekte ve dinî huzur hissedilememektedir. Neticede, bu batıl yollardan medet umulmaktadır.
İslam’ın getirdiği namaz ve oruç gibi ibadetler, herkes tarafından kolaylıkla yapılabilirken, Japonya, Tayland ve Sri Lanka gibi ülkelerde dahi günlük meditasyon ve yoga, çoğunlukla manastırlardaki rahiplerin inhisarındadır. Yeryüzünü mescit olarak gören bir Müslüman için, temiz olan herhangi bir yerde, 10-15 dakikalık bir zaman dilimi içinde namaz kılmak mümkündür. Günlük aktiviteler esnasında dahi zikir çekilebilir. Oysa meditasyon için öncelikle konsantre olabileceğiniz sessiz bir mekâna, hatta bunun yanında, derinlik hissi verecek özel bir müziğe ihtiyacınız vardır.
İnsanların kendi düşünceleri ile geliştirdikleri, Budizm ve Hinduizm gibi dinlerden devşirdikleri meditasyon ve yoga ancak kırık cam parçalarının, elmas karşısındaki değeri kadar yalancı bir güzelliğe sahiptir. Yaradan, kulu için gerçek mutluluk kaynağının, ancak kendi acziyetinin farkına varmış olarak yapılacak olan zikrin olduğunu “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” [16] diyerek beyan etmektedir. Rabbinin bu davetine karşı insanın, kendince huzur arayışları boş bir çabalamadır.
İslam dini, insanın ruhuna gerekecek bütün manevi ihtiyacı kapsar ve karşılar. Meditasyon yerine; Allah’ın emrettiği namaz ve Hz. Peygamber’in (sav) sünnetinde bulunan zikir, tefekkür, itikaf gibi ibadetler ruhu tatmin etmek için yeterlidir. Dua eden kişi, yaratıcıdan kendisini iyileştirmesini isterken, meditasyon yapan kişi ise bu işe doğrudan kendi kalkışır. Bedenini dinler, fiziki ve düşünsel gerginliklerini azaltmaya çalışır. Yoga ve meditasyon, Hinduizm ve Budizm kaynaklı olup bu uygulamalarda amaç, kişisel olarak iç huzuru yakalamaktır. İslam’da ferdin eğitimi ve kötü arzularının kontrol altına alınması için “yoga ve meditasyon” şeklinde bir ibadet tarzı yoktur. İslam tarafından emredilen ibadet ve prensipler, güzel bir ahlak kazanılması için yeterlidir.
İslam’ın namaz, oruç, itikaf, zikir, umre ve hac gibi ruha dinginlik ve huzur veren ibadetlerin her birinde, mâsivadan arınma ve dünyanın ağır yükünden kurtulma vardır. İbadetten tekrar normal dünya hayatına dönüldüğünde, inanan ile beraber olacak, onu yalnız bırakmayacak, zorluklarında ve çaresizliklerinde yanında olacak bir ilah düşüncesi bulunmaktadır.
Huşu ile kılınan bir namaz, zikirle geçirilen zaman dilimi, açlıkla dinlendirilen beden, itikafla zenginleştirilen ramazan ayının gün ve geceleri, sadece bir zihin boşalması değil, insanın kendini tanıması, acziyetini Rabbine sunup teslimiyetini ifade etmesi ve bir nefis terbiyesi amacını taşır. Kişinin nereden geldiğini, nereye gittiğini derinlemesine tefekkür ederek, hayat yolunda hedeflerine daha emin adımlarla ilerlemesi için tamamen kendine ayırdığı vakitlerdir. Bu yol, yaratıcının insana sunduğu güvenli bir yol ve sığınaktır.
Eski ihtişamlı günlerini kaybeden ve son birkaç asırdır bilim adına dünyaya çok az katkıda bulunan İslam dünyası psikologları da maalesef, batılı bilim insanlarının önemsedikleri meditasyonu kendi tavsiye listelerine eklemektedirler. Bu kitabı yazdığım günlerde İngiltere’den, bir hanımefendiden şöyle bir mesaj aldım:
“Hayırlı günler hocam, 15 yaşında bir kızım var. Bir arkadaşım ona 2 seans bioenerji yaptı. Kızım, etrafta 1. seanstan itibaren başlayıp 2. seansla daha da fazla artmış olan, bir sürü, küçük, şeffaf noktalar gördüğünü söyledi. Hatta sürekli olarak bunları gördüğünden dolayı, bizimle konuşurken yüzümüze odaklanamadığını söyledi. Bu noktaları görmeye başladıktan 3 gün sonra ise okulda, derse odaklandığı zaman, bütün gün başının çok şiddetli bir şekilde ağrıdığını ve ilaç almış olsa da pek fazla etki etmediğini söyledi. Bununla birlikte bazı ortamlarda yanında onunla konuşuyor olsak bile, sesimizi çok uzaktan ve arada bir perde varmış gibi duyduğunu söyledi.
Bunlar ilk önceleri, hafif bir şekilde başladığında 1. seansı yeni bitirmişlerdi ve 2. seans yapılmadan önce kızım, ona uygulamaları yaptıran hanıma bu konuyu sormuş. O hanım ise kızımın, çok meditasyon yapıp tepe ve 3. göz çakrasını çok çalıştırıp etrafta oksijenin atomlarını görmeye başladığı şeklinde absürt bir cevap vermiş. Oysaki kızım, en son kendi başına bir meditasyonu, noktalar başlamadan 6 gün önce yapmış ve kendi yaptığı meditasyonlar kızıma, psikolojik destek amaçlı, kendi psikoloğu tarafından verilmiş, YouTube’da olan, bütün herkesin yaptığı meditasyonlardı. Hatta isterseniz size linklerini atabilirim. Ve bioenerjiyi yapan hanım, kızım basit bir soru sorduğunda konuyu, başka evrenlere getirip vücuda koruma amaçlı semboller çizmek hakkında bir sürü garip şeyler anlatmış.”
Peygamber Efendimiz (sav) “Haramla tedavi olmaya kalkışmayınız.”[17] buyuruyor. Bugün, bir kısım inançlı psikologlar dahi maalesef ki meditasyonu tavsiye etmektedirler. Bugünlerde katıldığım bir eğitim programında psikolog eğitmen, meditasyonun dinî bir yönünün bulunmadığını ve zihinsel dinginlik için gerekli olduğunu ifade ettikten sonra bazı video linklerini bizimle paylaştı. Paylaşılan linkleri incelediğim zaman, boynunda Budist tespihi bulunan bir bayanın meditasyon seslendirmesi yaptığını gördüm. Her ne kadar meditasyon, gözleri kapatıp bağdaş kurmak gibi basit bir ritüelden ibaretmiş gibi görünse de tespihin tamamlayıcı bir unsur olarak kullanılması, dinî bir ritüel olduğunun kanıtı olsa gerek.
Uygulayıcıların sayfalarını takip ettiğiniz ve özellikle YouTube kayıtlarını izlediğinizde sık sık meditasyon konusundan bahsettiklerini görürsünüz. Hatta bazılarının meditasyon uygulamalarına şahit olabilirsiniz. Maalesef bu meditasyonların dünyadaki uygulayıcıların aksine, mantralar yerine; Âmin, Allah’ın isimleri (esma), kelime-i tevhit, salavat, fonda Kur’an veya sufi müzik gibi İslam’a özgü zikir ve uygulamalar eşliğinde yapıldığını da görmekteyiz. Üstüne bu meditasyonlarda, nur frekansına ulaşmak gibi, ne anlama geldiği belli olmayan tanımlamalar yapılarak konu, İslam’ın bir parçası imiş havası verilmektedir. Bu şekilde, yapılan batıl iş meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Batıl bir yola, hak bir unsuru monte etmek, o yolu hak bir yol getirmez. Batılın en zor ayırt edileni, hak ile karışmış olanıdır.
Maalesef bugün ben, namazımı da kılarım, meditasyonumu da yaparım diyen Müslümanlarla karşılaşıyoruz. Yogayı, spor amaçlı yaptığını da söyleyenleri görmek artık mümkün. Peygamber Efendimiz (sav) “Kim bir kavme benzerse onlardandır.”[18] diyerek başka dinlere ait unsurları kesin bir şekilde yasaklamıştır. Ayrıca dine bid’at dâhil edenlerin, ahirette zor durumda kalacağını ifade etmiştir.
Hz. Peygamber (asm), nübüvvetin ilk zamanlarında vahye aykırı olmayan bazı konularda ehl-i kitaba muvafakat ederek, müşriklere muhalefet etmeyi tercih ederdi. Bunu, en basitinden saçını taramasında bile göstermekte idi. “Müşrikler saçlarını (sağa sola) iki tarafa ayırıyorlardı. Ehl-i kitap ise toptan öne doğru tarıyorlardı. Peygamberimiz de ehl-i kitap gibi tarıyordu. Daha sonra (onlara muhalefet ederek) ikiye ayırmaya başladı.”[19] manasındaki hadisten de bunu anlamak mümkündür.
Ancak (müşriklerin âdetleri ortadan kalktıktan veya etkisini kaybettikten) sonra Peygamberimiz (asm) ehl-i kitaba muhalefet etmeyi emretti. Muhalefet ettiği konulardan birisi de kıble konusunda olmuştu. Medine’ye ilk geldiği dönemde kıble olarak Mekke’deki Kâbe’ye değil, Kudüs’deki Beyt-i Makdis’e yöneliyordu. Ancak hicretin 17. ayından sonra Hz. İbrahim’in de kıblesi olan Kâbe’ye yönelmişti.
Yine ibadet konusundaki diğer bir muhalefeti ise muharrem orucu ile ilgili olmuştu. Hz. Peygamber (asm), aşure günü oruç tutup ve insanlara da o gün oruç tutmayı emredince "O günün, Yahudi ve Hristiyanlar tarafından büyük bir gün olarak kabul edildiğini" kendisine söylediler. Bunun üzerine peygamberimiz “Gelecek yıl, inşallah dokuzuncu günü (de) tutacağım." buyurdu. Fakat bir yıl sonra muharrem ayına kavuşmadan vefat etti.[20] Böylece Yahudi topluluğu ile aynı günde oruç tutmak yerine önüne bir gün ekleyerek onlara muhalefet etmeye niyet etmişti.
Hz. Peygamber (sav), ibadet konusunda diğer din mensuplarına muhalefet ettiği gibi giyim kuşamda da muhalefet etmişti. “Resulullah (as) sakalları beyaz olan, ashaptan bir grupla karşılaştı ve şöyle buyurdu: ‘Ey Ensar topluluğu, (sakallarınızı kına ile) kırmızı ve sarı renge dönüştürerek ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ Dedik ki: ‘Ey Allah'ın Resulü ehl-i kitap pantolon (don) giyiyor ve izar/peştemal kullanmıyor.’ Resulullah (as) ‘Pantolonu (donu) izarla/peştemalla giyip ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ buyurdu. Dedik ki: ‘Ey Allah'ın Resulü! Ehl-i kitap terlik giyiyor, ayakkabı giymiyor.’ Resulullah (as) ‘Siz hem terlik hem de ayakkabı giyerek ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ buyurdu. Dedik ki: ‘Ey Allah'ın Resulü! ehl-i kitap, sakallarını kırpıp bıyıklarını uzatıyor.’ Resulullah (as) ‘Siz de sakallarınızı uzatıp bıyıklarınızı kısaltmak suretiyle ehl-i kitaba muhalefet ediniz.’ buyurdu.”[21]
Giyim kuşam konusunda dahi, kendileri ile aynı yaratıcı olan Allah’a inanan ehl-i kitaba muhalefeti emreden Allah Resulünün, putperest olarak nitelendirebileceğimiz Budist ve Hinduların ibadetini yapmamıza izin vereceğini düşünmek, dinin ruhunu anlamaktan ne kadar da uzaktır. Bu şekilde başlayan taklitler, öncelikle İslam’ın temiz sinesine, zaman içerisinde diğer dinlerin unsurlarının birer birer monte olmasına sebep olabilir. Zamanla zaten dinini hakkıyla bilmeyen ve yaşamayan kişilerin, diğer dinlere geçmesi ile neticelenebilir.
[1] Steine, D. (2002). Bir Şifa Klavuzu Reiki Esasları. İstanbul: Arıtan Yayınevi, s. 20.
[2] Brennan, B. A. Işığın Elleri. İstanbul: Meta. s. 175.
[3] Fatiha, 1/2
[4] https://aboutmeditation.com/the-dark-side-of-meditation/
[5] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 102.
[6] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 39.
[7] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 20.
[8] Merter, Dr Mustafa, Dokuz Katlı İnsan, Kaknüs, İstanbul, s. 411.
[9] https://www.bphope.com/my-story-victoria-maxwells-bumpy-road-to-happiness/
[10] https://www.islamveihsan.com/, 2015)
[11] https://kurul.diyanet.gov.tr
[12] https://panorama-news.de/ust-kusak-manset/ortodoks-kilisesi-hristiyanlarin-hayatinda-yoganin-yeri-yok/
[13] Mümin, 40/60
[14] Âl-i İmrân suresi 3/19
[15] Ankebut, 29/45
[16] Ra’d, 13/28
[17] Ebu Davud, Tıb, 11
[18] Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031
[19] Müslim, Fedail, 90-2336
[20] Müslim, Sıyam, 133-134
[21] Ahmet b. Hanbel, c.5, 264