Hacer Hanım’a, yaşadığı sıkıntıların kaynağının soyunun zekât vermemesi olduğu, zekât kefareti niyetiyle 400 bin TL sadaka dağıtması gerektiği söylenmiş.

Dedeleri, köyde orta halli birer çiftçiymiş. Ailelerinin araba almaları için gönderdiği parayı "zekât kefareti" olarak vermek istemesi, haliyle eşinin tepkisine ve aile içi kavgalara sebep olmuş.

Bir günah veya kusurun ardından, o günahı telafi etmek amacıyla yerine getirilen ibadetler ya da maddi/manevi yükümlülüklere kefaret denir.

Yemin bozma, zıhar, hac ve cinayet gibi konuların kefaretleri Kur’an’da; Ramazan orucunu bozma ve düşüğe (kürtaj) sebep olma kefareti ise sünnette bildirilmiştir. Bu kefaretlerin şekli, cinsi ve miktarı; köle azadı, aralıksız oruç, fakir doyurma, giydirme ve sadaka verme gibi hükümlerle Kur’an ve sünnette açıkça belirtilmiştir.

Kişi, soyunun vermediği zekâttan sorumlu tutulamaz. Ancak, onların vermediği zekâtların, kullandığı faizlerin affı niyetiyle sadaka dağıtması güzel bir davranış olabilir.

Fakat buna “zekât kefareti” adını vermek ve “şu cinsten, şu kadar vermelisin” demek, dinde olmayanı dine katmak anlamına gelir ve bu, açıkça bidattir.

Bidat, dinin aslında yeri olmayan, sonradan uydurulmuş inanç, ibadet ve uygulamalardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Kim bizim bu işimize (dine) ondan olmayan bir şeyi sokarsa, o reddedilir.” (Buhârî, Sulh 5)

"Kefaret" kelimesinin bu tür durumlarda kullanılması, zamanla bu uygulamaların dinin bir emriymiş gibi algılanmasına sebep olabilir. Her günahın illa belli şartlarda yapılması gereken kefaretleri var düşüncesi oluşmaya başlar.

Allah’ın ve Resûlü’nün (s.a.v.) bildirmediği bir kefareti, bir hüküm olarak ortaya koymak, dinin sınırlarını aşmak olur.

Bu sebeple, bunun yerine “affı niyetiyle sadaka verilmesi” ifadesinin kullanılması ve “şu cins, şu miktar” gibi şartlar ileri sürülmemesi daha isabetli olur kanaatindeyim.

Herhangi bir şey arayın...